ماڵه‌وه‌ > Sw|En|Tr > Roboskî – Goyîler

Roboskî – Goyîler

4 كانونی دووه‌م 2014 لێدوانێک بنووسە Go to comments

ismail-beshikchi01 Ocak 2014 Çarşamba 18:20
info@ismailbesikcivakfi.org
28 Aralık 2011 Roboskî katliamı, bana şu olayı çağrıştırdı. Bu konu ile ilgili olarak üç konuya değinmek istiyorum:

1. 1960 yılı sonlarında, Irak Devlet Başkanı Abdülkerim Kasım’la, Kürdler arasında, Mele Mustafa Barzani arasında çelişkiler baş gösterdi. Irak Devlet Başkanı Abdülkerim Kasım, Kürdlere, Kürdistan Demokrat Partisi’ne, Mele Mustafa Barzani’ye verdiği sözleri tutmuyordu. Vaatleri yerine getirmiyordu. Bunun üzerine Mele Mustafa Barzani Bağdat’ı terk etti. Kürdistan’a, Barzan’a ulaştı.

Irak yönetimi 1960’ın sonlarından itibaren, Kürdlere, Kürdistan Demokrat Partisi’ne baskısını durmadan artırmaya başladı. Ordu, jandarma ve polis güçleri, el Muhaberat, Kürdlere karşı devlet terörünü durmadan tırmandırıyordu. Kürdistan Demokrat Partisi, Mele Mustafa Barzani, bu baskılara karşı silahlı mücadelenin gereği üzerinde durmaya başladı.

Bu konuda şöyle bir olay anlatılar. Mele Mustafa Barzani, halkın silahlı mücadeleyi destekleyip desteklemeyeceğini, ne kadar destek vereceğini anlamak için güvendiği birkaç arkadaşıyla birlikte, Barzan’dan Zaho’ya doğru geziye çıkar. Beldelere, köylere uğrar. Halkla sohbet eder. Mücadelenin gereği üzerinde durur. Halkın nabzını yoklar. Zaho’ya, Zaho kırsalına kadar varır. Aradığını, görmek istediğini bulamaz, göremez. Çeşitli köylerde yaptığı sohbetlerde, böyle bir mücadeleye katılım olmayacağını fark eder. Kimse Barzani’nin yürüyüşüne katılmaz. Mele Mustafa Barzani, arkadaşlarına, bu durumu açıklayacağı, mücadeleyi ileriki bir tarihe ertelemek gerektiğini belirteceği anda, grup içinde yer alan, gruba Haftanin taraflarından katılan, Goyîler, hemen ileri atılırlar. “Biz mücadeleye katılıyoruz, mücadele başlamalı…” derler. Gerek Güney Kürdistan’da, gerek Kuzey Kürdistan’da, yer alan Goyîler, 1961’de, 9 Eylül’de, silahlı mücadelenin başlamasında büyük rol oynarlar. Mele Mustafa Barzani, buradan aldığı moral güçle, destekle, bu sefer Barzan’a doğru yola çıkar. Yine, köylere beldelere uğrar, halkla sohbet eder. Bu sefer Barzani’nin yürüyüşüne katılmalar olur. Goyîler’den başka aşiretler de yürüyüşe katılır.

Mele Mustafa Barzani, benzer bir geziyi, Barzan’dan Süleymaniye yönüne de yapar. Bu defa daha kalabalık gruplarla hareket eder. Süleymaniye’den tekrar Barzan’a dönüşte grup iyice kalabalıklaşır. 9 Eylül 1961’de, Güney Kürdistan’da silahlı mücadele böyle başlar.

2. 15-16 Haziran 2013 tarihinde, Diyarbakır’da, “Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı” yapıldı. Bu konferansa Barış ve Demokrasi Partisi yöneticiler ve milletvekilleri de katıldı. Konferansa katılan bazı Kürd örgütlerinin temsilcileri, konuşmalarını Kürdçe yaptılar. BDP yöneticiler ise Türkçe konuştular. BDP yöneticilerini, Diyarbakır gibi bir yerde, dinleyicilerin ve konuşmacıların çoğunun Kürd olduğu bir yerde Türkçe konuşmaları şüphesiz yanlış. Ama BDP hep böyle yapıyor. Kişi olarak bunu fazla sorun yapmam…

Konferansta Roboskî’den bir kişi de konuşma yaptı. Devletin Roboskî köylülerini nasıl bombaladığını, insanların bombalarla nasıl parçalandığını, ceset parçalarının nasıl toplandığını, karda çamurda bu sürecin nasıl yaşandığını, yakıcı bir dille anlatmaya çalıştı. Ama Roboskîli arkadaş, konuşmasını Türkçe yaptı. Bu, bende derin bir hayal kırıklığı yarattı. Burada, duygularımı, düşüncelerimi anlatmaya çalışıyorum. İnsanların acılarını kendi anadilleriyle anlattıkları, anadilleriyle daha iyi anlattıkları söylenir. Ama bu katliama yaşamış biri bunu Türkçe anlatıyordu. Diyarbakır gibi bir yerde, konuşanların ve dinleyicilerin çoğunun Kürd olduğu bir yerde konuşmanı Türkçe yapıyorsun… Konuşmasının üç yerinde, “devlet bize para verdi, biz kabul etmedik” dedi. Bunu bir direniş edasıyla dile getirdi. Bu, bende sadece bir tebessüm yarattı. “Sen devletin sana verdiğini, zulümle, baskıyla, zorla verdiğini zaten almışsın, parasını almamışsın, o kadar önemli değil. Devletin senin bu tutumun karşısındaki düşüncesi şudur: Bak, sen Türkçe konuşuyorsun, güzel konuşuyorsun, senin oğlun senden daha güzel Türkçe konuşacak, torunlarınsa Kürd olduklarını bile hatırlayamayacak…” Bu olay, devletin, çözüm konusunda neden ciddi adımlar atmadığını da gösteriyor. Zaman, devletin lehine işliyor. Zaman ne kadar uzarsa, asimilasyon da o kadar pekişecek…

Kürdçe konuşmak bu kadar önemli midir? Önemlidir. Bunu, 1984’de çarpıcı bir şekilde fark etmiştim. 1984 sonlarından itibaren, Bulgaristan’da Türk azınlığa Bulgar isimleri verme operasyonları vardı. Bulgaristan hükümeti, Türklere, “Eğer Bulgar isimleri alırsanız, Bulgaristan Komünist Partisi’nde, Bulgaristan devlet bürokrasisinde, görev alır, görevde hızla yükselirsiniz, ama Türk isimleriyle günlük yaşamınızda bile sıkıntılarla karşılaşabilirsiniz…” diyordu. Bulgar isimleri almayanlara işkenceler de yapılıyordu. Tuna Nehri üzerindeki Belene Kampı işkence merkeziydi.

Bu operasyonlara karşı Türkiye’de çok büyük tepkiler gelişmişti. Bulgar isimler almak istemeyenler Türkiye’ye sığınıyorlardı. Çok yoğun bir göç vardı. Ekim 1984 de bir akşam koğuşta TV de haberleri dinliyorduk. Çok büyük bir koğuştu Koğuşun mevcudu 120’yi aşıyordu. Tek tip elbise direnişine katılanların çoğu bu koğuştaydı. Dev-Yol, Dev-Sol, Halkın Yolu, Halkın Birliği, Halkın Kurtuluşu, Kurtuluş, Partizan… örgütlerine mensup arkadaşların çoğu bu koğuştaydı. O günlerde, Bulgaristan’la ilgili haberler birinci haber olarak verilirdi. Muhabir, Bulgaristan’dan göç eden bir kişiyle röportaj yapıyordu. Göçmen kişi, Bulgar ismi almayanlara nasıl işkence yapıldığını anlatıyordu. Belene Kampı’nda yapılan işkenceleri vurguluyordu. Ama Bulgarca konuşuyordu. Konuşmalarını Türkçe’ye tercüme ediyorlardı. İşkenceleri Bulgarca anlatıyordu. Arkadaşlar, Bulgarca konuşan bu Türk’ün anlatımlarının değerli bulmadılar. Bu Türk’ü kendilerinden saymadılar.

Muhabir ikinci bir kişiyle röportaja başladı. O Türkçe konuşuyordu ama çok kötü bir Türkçe konuşuyordu. Özneler, fiiller hiçbiri yerli yerinde değildi. Ama o kişi ısrarla Türkçe konuşuyordu. Arkadaşlar, o kişiyi hayranlıkla dinlediler. Anlatımlarını dikkate aldılar. Türkçe konuşan o kişiyi kendilerinden saydılar.

ismail-besikciTürkiye’de sol, Bulgarca konuşan Türk’e itibar etmiyor. Ama Türkçe konuşan bir Kürd’e, onun Türkiyelileşmesine, Kürdistani olmaktan uzaklaşmasına çok itibar ediyor.

Bu açıdan, Kürdlerin bu durumunu Filistinlilerle karşılaştırmakta yarar vardır. Filistinli Araplardan acaba İbrani diliyle konuşan yazan var mı?

3. Goyîler (Goyan), Roboskî, Goyî köyleri, gerek Güney Kürdistan’da kalan kesimiyle, gerek Kuzey Kürdistan’da kalan kesimiyle, milli duyguları yüksek olan Kürdlerdir. Ekonomik sıkıntılardan dolayı korucu olmayı kabul etmişlerdir. Ama PKK’yle ciddi bir savaş yürüttükleri söylenemez. Korucu oldukları için sınırda, küçük çaplı “kaçakçılık” yapmalarına da göz yumulmuştur. “Kaçakçılık” aslında, Güney’le ilişkileri canlı tutan, ilişkilerin sürmesini sağlayan bir durumdur. Burada, “kaçakçılık” kavramı elbette yanlıştır. Çünkü kaçakçılık, bir ülkeden başka bir ülkeye gizlice geçmeyi anlatır. Kürdlerse hep kendi ülkelerinde dolaşmaktadır, Güneyden Kuzeye, Kuzeyden Güneye vs. Kürdlerin kendi ülkelerinde, neden bir taraftan öbür tarafa gizlice geçmeye çalıştıkları irdelenmeye değer bir konudur.

Bu açıdan Goyîlere bakmakta yarar vardır. Roboskî, Goyîler her zaman Kürd kalmıştır. Kürd milli değerlerine sahip olmuştur. Kürd milli değerlerinin her zaman savunmuştur. Resmi ideolojinin söylemlerin her zaman karışı durmuştur. Referansı her zaman Güney’dir. Katliamın temel gerekçesi de kanımca budur. Referansı Güney olanların, Kürdçe konuşanların Türk Devleti’ne, Türklere bir yardımı olmaz…

Şeyh Said direnişi sırasında bir olaydan söz edilir. 47 kişiye idam kararı verilir. Ama infaz sırasında bir kişinin eksik olduğu fark edilir. Hükümlülerden biri bir yolunu bulup firar etmiştir. Durum Ankara’ya bildirilir. Ankara, çarşıdan bir Kürdün yakalanarak getirilmesini, sayının 47’ye tamamlanmasını ister. Böyle bir kişi yakalanarak getirilir. Fakat bu kişi de direnişle hiç alakalı değildir. Şeyh Said’i de bilmemektedir. Yaşanan çatışmaların da farkında değildir. Kişinin bu durumu da Ankara’ya bildirilir. Bunu üzerine Ankara, o kişinin Türkçe bilip bilmediğini sorar. O kişi Türkçe bilmemektedir. Ankara, o kişinin de asılmasını ister. “Türkçe bilmeyenin Türk Devleti’ne bir yararı olmaz.”

Sabahat Tuncel’e bir-iki not

21 Aralık 2013 günü, Bilkent Üniversitesi’nde “Barış Etkinliği” adlı bir toplantı düzenlendi. Bu, öğrenciler tarafından düzenlenen bir toplantıydı. Bu toplantıya, Halkın Demokratik Partisi (HDP) Eşbaşkanı Sabahat Tuncel de katıldı. Basına yansıyan haberlere göre, Sabahat Tuncel, “kadınım, sosyalistim, Aleviyim” dedi. Kürd olduğunu söylemedi, Kürd kimliğinden söz etmedi. Bunu unuttu veya önemsemedi. 28 Aralık 2013’te, Roboskî katliamının yıldönümünde, Yargıtay 9. Dairesinin Sabahat Tuncel’in cezasını onayladığına dair haberler ajanslara düştü.

Bu haberleri nasıl yorumlamalıyız? Sabahat Tuncel Kürd olduğunu unutabilir, Kürdlüğünü önemsemeyebilir. Ama devlet, Sabahat Tuncel’in Kürd olduğunu hiçbir zaman unutmaz. Cezanın onaylanması, Sabahat Tuncel’e, “kadın, sosyalist, Alevi” olduğunun yanında bir de Kürd olduğunu hatırlatacaktır. Ceza, kadın olduğu için, sosyalist olduğu için, Alevi olduğu için değil Kürd olduğu için verilmiştir. Sabahat Tuncel’i milletvekili seçen oylar sosyalist oylar mıydı? Bunlar evleri yakılan yıkılan Kürdlerin bu süreçte nasıl ezildiğinin bilincine varan Kürdlerin oyları değimliydi? O zaman, Kürd kimliğini açıklamaktan neden kaçınıyor?

Sabahat Tuncel konuşmasında, “Kürdlerin sorunu çözüldü, artık birlikte emek sorununu çözeceğiz” dedi. Bu da çok şaşırtıcı bir beyan… Çözüm nedir acaba? Kürdler kendi geleceklerini belirleme hakkına mı sahip olmuş, Kürdistan’ı Kürdler mi yönetiyor? Kürd valiler, Kürd kaymakamlar, Kürd yargıçlar mı var? Çocuklar okullarında Kürd diliyle mi eğitim alıyor? Terörle Mücadele Yasası mı yürürlükten kaldırılmış? Neden hala “Terör örgütüne üye olduğundan…” davaları var? Bunların hangisi gerçekleşmiş? İstanbul Milletvekili ve HDP Eşbaşkanı Sabahat Tuncel, “devlet kötüdür, biz devlet istemiyoruz” diyor. Yani Kürd Devleti’ne karşı çıkıyor? Devlet kötüyse, Türklerin, Arapların, Farsların vs. devletine neden karşı çıkmıyor?

Sabahat Tuncel’in konuşmasında “Barzani, ABD ile birlikte, Kürd petrolünü satıp yiyorlar…” şeklinde bir beyan da var. Bu çok kaba, seviyesiz, çirkin, ahlaki olmayan bir beyandır. Kürd petrolünden elde edilen gelirler, halka yansıyor. Okullar, yollar, hastaneler, Sağlık, eğitim, konut konusunda büyük ilerlemeler var. Yol, su, elektrik, kanalizasyon gibi temel altyapı hizmetlerinde büyük ilerlemeler var. Gelir, halka böyle yansıyor. Saddam Hüseyin döneminde, Kürdistan petrolünden elde edilen gelir Kürdistan’a savaş uçakları, zehirli gazlar, mayınlar olarak geri dönerdi. O zaman Kürdlerin fert başına düşün milli geliri 50-60 dolar civarındaydı. Günümüzde büyük bir inşaat, kalkınma var. Fert başına düşün milli gelir 6 bin, 7 bin dolar arasında… Gelir dağılımında dengesizlikler olabilir. Ama en alttaki gelir grubunun gelirinde de artmalar olduğu açıktır. Ankara’da, İstanbul’da, Diyarbakır’da, Malatya’da, Paris’te dilenciler var ama Hewlêr’de, Süleymaniye’de, Duhok’ta dilenci yok… Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin elbette eleştirilecek yönleri vardır. Örneğin, Güney Kürdistan pazarının, neden Kuzey Kürdistanlı iş adamlarına açılmadığı önemli bir eleştiridir. İbrahim Küreken’in, “Em birayê hev in lê ne şirîgê hev in” yazısı bu bakımdan çok değerlidir (www. kurdinfo.com 8.12.2013).

“İmralı’daki Öcalan Diyor ki”

Aydınlık Gazetesi, 16 Aralık 2013-24 Aralık 2013 tarihleri arasında 9 gün “İmralı’daki Öcalan Diyor ki” başlıklı dizi yazı yayımladı. Bu yazı dizisine karşı, şimdiye kadar, Barış ve Demokrasi Partisi’nin, Halkların Demokratik Partisi’nin, Qandil’deki PKK ve KCK yöneticilerinin, Demokratik Toplum Kongresi’nin, bir açıklama yapmamış olmaları, bu yazı dizisine karşı bilmiyor, görmüyor, duymuyor tavrı izlemeleri dikkate değer bir durumdur. Bu yazı dizisine karşı Abdullah Öcalan’ın da açıklama yapması elbette önemlidir. Aynı zamanda gereklidir.

Bu konuyla ilgili olarak kurdistan-post.eu da Fikret Yaşar Hoca, “Kürdistan tarihinde Pazuki Aşireti ve Öcalan” başlıklı bir yazı yayımladı. Fikret Hoca’yı eleştirmeye alışanlar da bu yazı dizisine hiç dokunmadan bu işi yapmaya çalışıyorlardı.

Bu yazı dizisinin Abdullah Öcalan’ın, yakalanıp İmralı’ya getirilmesinden sonraki sorgusu olduğu anlaşılıyor. Öcalan, devlete katılmak için geldiğini, devlete hizmet etmek için geldiğini anlatıyor. Hiçbir şey istemediğini, hizmet için fırsat verilmesini istiyor. “Devletin bir eriyim” diyor. “Şehit analarında özür dileyeceğim” diyor.

En iyi Türk benim diyor. Kendimi Türk’ten daha fazla Türk hissederim diyor. “Anayasal hak istemenin anlamı yok çünkü siyasal haklar zaten Anayasa güvencesi altında” diyor. “Irak’ta ve İran’da kullanacağınız güç oluruz” diyor. “Talabani ve Barzani ilkeldir, ABD işbirlikçisidir”, diyor. PKK’nin Barzani’ye ve Talabani’ye saldırması için, Genelkurmay’ın plan yapmasını öneriyor.

Türkçe’yle yaşarım, bütün işlerimi Türkçe’yle hallederim diyor. Hakkâri’ye de Türkçe öğreteceğim diyor. İstanbul Türkçesi. 9 gün boyunca, Öcalan bunları benzer önerileri defalarca dile getiriyor.

Şurası çok açık: Biz son yıllarda Kürd/Kürdistan sorununu çok konuşuyoruz. Kavramları, sözcükleri yerli yerinde kullanıyoruz. Fiili bir özgürlük! Bu sürecin yaşanmasında, gerilla mücadelesinin, PKK’nin çok büyük rolü var. Kefensiz olarak çukurlarda, kıyılarda köşelerde yatan Kürd yurtseverlerinin çok büyük rolü var. Bu süreçte, kemiklerine bile ulaşılamayan Kürd yurtseverlerinin çok büyük rolü var. Ama Abdullah Öcalan’ın yukarıda ettiği lafları etmek için özgürlüklere falan gerek yok ki… Devlet zaten böyle olmasını, böyle yaşanmasını istiyor. Böyle yaşayanlara ödül de veriyor. Bu bakımdan bu açıklamalarla, PKK’nin var olma biçimi arsında derin bir çelişki, uzlaşmazlık görüyorum.

9 gün boyunca, Öcalan, devlete hizmet etmek istediğini defalarca vurguluyor. Öcalan, devlete şöyle de hizmet edebilirdi. Tapu müdürü olarak, emniyet müdürü olarak, vali olarak, İçişleri Bakanı, Başbakan, Cumhurbaşkanı olarak da hizmet edebilirdi. Çünkü Atatürk’e, Türklüğe bu kadar bağlı olanın, kendini Türk’ten daha çok Türk hissedenin, Kürdler için de fazla bir şey istemeyenin… önü açıktır. Türk devlet bürokrasisinde, her kademede görev alabilir, görevlerde hızla yükselebilir. Türk siyasal hayatında, Kürdüm diyenlerin, Kürdler için hak, özgürlük isteyenlerin önünün tıkalı olduğu açık bir gerçekliktir.

Advertisements
:هاوپۆله‌کانSw|En|Tr
  1. : رۆژپڕێس | Rojpress
    4 كانونی دووه‌م 2014 له‌ 01:15

    اولودره، گویی ها و رویکرد اوجالان به کُردها(1)/ اسماعیل بشیکچی
    بارزانی به رفقایش می گوید مردم حاضر نیستند در این قیام مسلحانه ما را همراهی کنند. بنابرین دست زدن به مبارزه ی مسلحانه را به زمانی دیگر واگذار می کنیم. اما روسای عشیره ی «گویی» که ازمنطقه ی حفتانین با ملا مصطفی همراه شده اند به بیان این سخنان او معترض شده و می گویند ما تو را همراهی می کنیم .
    کردپرس/ پروفسور اسماعیل بشیکچی، جامعه شناس و نویسنده ی مشهور ترکیه، یک متفکر ترک است که بیش از بیست سال از عمر خود را به خاطر تحقیق پیرامون مسائل کردها و طرح مسائل آنها در زندان گذرانده است و به همین خاطر در میان کردها از ارج و اعتبار فراوانی برخوردار است. وی در سال 2013 در سفر به اربیل و در دیدار با مسعود بارزانی رییس اقلیم کردستان عراق، در حالی که لباس کُردی پوشیده بود، بالاترین نشان افتخار را از بارزانی دریافت کرد و با همان لباس بر سر مزار ملا مصطفی بارزانی هم حاضر شد. با آن که بشیکچی؛ همواره مدافع حقوق کردهای ترکیه بوده است، اما این موضوع باعث نشده که او در برابر اوجالان و پ.ک.ک؛ استقلال نظر نداشته باشد. وی در سال 2003 اعلام کرد که اوجالان به ترک ها بیشتر از کردها خدمت کرده است و به همین خاطر مورد انتقاد گسترده ی رسانه های نزدیک به پ.ک.ک قرار گرفت. بشیکچی در این مقاله در مورد برخی مواضع اوجالان، حزب صلح و دموکراسی و صباحت تونجل رهبر حزب جدیدالتاسیس اتحاد دموکراتیک، به نکات مهمی اشاره کرده است. این مقاله بازتاب گسترده ای در رسانه های ترکیه پیدا کرد.
    بشیکچی/ بمباران هوایی اولودره در بیست و هشتم دسامبر سال 2011 و کشته شدن 34 جوان روستایی کُرد، سه رویداد تاریخی مهم را به یاد من می آورد.
    در سال 1960 بین عبدالکریم قاسم رهبر عراق و ملا مصطفی بارزانی اختلافات بزرگی به وجود آمد. چرا که عبدالکریم قاسم وعده هایی به کردها، کردستان، حزب دموکرات و ملا مصطفی داده بود و به قول های خود عمل نمی کرد و به همین خاطر ملا مصطفی بغداد را ترک کرده و به بارزان و کردستان رفت. دولت عراق به شدت بر حزب دموکرات کردستان عراق و کردهای این کشور فشار وارد کرد و در چهارچوب یک سیستم بی رحمانه ی ترور دولتی، ارتش، پلیس، ژاندامری و سرویس اطلاعاتی خود را به جان کردها انداخت. ملا مصطفی و حزب دموکرات کردستان عراق نیز تنها چاره را در آن دیدند که سلاح بردارند و به کوه بزنند.
    ملا مصطفی بارزانی در آن شرایط برای این که در مورد نتایج احتمالی مبارزه مسلحانه به نتیجه ی قطعی و روشنی برسد، همراه با چند تن از رفقا و معتمدین نزدیک خود شروع به سفر در مناطق مختلف کردستان می کند. او مدت ها در میان مردم روستاهای منطقه ی زاخو و عشایر و مردم آن جا سخرنرانی می کند، با بزرگان رایزنی می نماید و به اصطلاح نبض جامعه را کنترل می کند تا بفهمد آیا می تواند با تکیه بر نیروی مردم مبارزه کند یا خیر. ملا در واقع می خواهد بداند که مبارزه ی مسلحانه تا چه اندازه مورد تایید و پشتیبانی مردم است. او پس از چند هفته به این نتیجه می ر سد که مردم، چنین اقدامی را تایید نمی کنند و حاضر به حمایت از آن نیستند.
    بارزانی، تحلیل و برداشت نهایی خود را بی تعارف با رفقایش در میان می گذارد و به آنهامی گوید مردم حاضر نیستند در این قیام مسلحانه ما را همراهی کنند و به جنبش ما نمی پیوندند. بنابرین دست زدن به مبارزه ی مسلحانه را به زمانی دیگر واگذار می کنیم. اما روسای عشیره ی «گویی» که ازمنطقه ی حفتانین با ملا مصطفی همراه شده اند به بیان این سخنان او معترض شده و می گویند ما تو را همراهی می کنیم و کردها چاره ای غیر از فعالیت مسلحانه ندارند.
    عشیره ی گویی که جمعیت فراوان آنان در هر دو منطقه ی کردستان ترکیه و کردستان عراق زندگی می کنند از سپتامبر سال 1961 همراهی خود با ملا مصطفی برای دست زدن به قیام مسلحانه را اعلام کرده و سلاح بر می دارند و این بار وقتی که ملا مصطفی در منطق اطراف شروع به حرکت می کند، گروه ها و عشایر دیگری نیز او را همراهی می کنند. ملا در جهت عکس آن مسیر یعنی از سوی بارازن به سلیمانیه حرکت می کند و گروه های کثیر دیگری نیز با او همراه می شوند و زمانی که ملا دوباره از سلیمانیه به بارازن می آید، لشکر بزرگی را فراهم آورده است و به این ترتیب در سال 1961 مبارزه ی مسلحانه قوت می گیرد.
    در روزهای 15 و 16 ژوئن 2013 در دیاربکر کنفرانسی به نام «کنفرانس اتحاد و راهکار شمال کردستان» برگزار شد. در این کنفرانس سران حزب صلح و دموکراسی (BDP) نیز شرکت کردند. غیر از آنان تعدادی از دیگر اعضا و سران احزاب کُرد دیگر نیز به کنفرانس آمده بودند که اغلب آنان به زبان کُردی سخنرانی کردند اما سران حزب صلح و دموکراسی به زبان ترکی حرف زدند. بدون شک ارائه ی سخنرانی به زبان ترکی استانبولی در شهر حساس و مهمی مانند دیاربکر که قلب فرهنگی و سیاسی کردهای ترکیه به شمار می آید، غلط است. این اقدام هیچ توجیهی ندارد اما حزب صلح و دموکراسی همواره به همین شکل عمل می کند.
    من شخصا در آن جلسه حاضر بودم و اگر چه چنین موضوعی را برای خود تبدیل به یک مشکل و معضل مهم نکردم اما این اقدام را یک خطای بزرگ می دانم. یکی از وابستگان قربانیان اولودره هم به کنفرانس آمده بو د و او هم برایمان سخنرانی کرد. متاسفانه او هم به زبان ترکی صحبت کرد و این مساله مرا عمیقا ناامید و متاسف کرد. او با دقت تمام به شرح رویداد غم امگیز بمباران اولودره پرداخت، از برف وسرما و گل و لای و چند و چون جمع آوری جنازه های تکه تکه شده ی جوانان کُرد حرف زد و همه ی مسئل را با جزییات آن مانند یک تراژدی برای ما توضیح داد. او در بین سخنانش سه بار گفت:«دولت حاضر شد به ما دیه بدهد. اما چنین چیزی را قبول نکردیم.» او این نکته را با حالتی حماسی بر زبان آورد و گویی با ردّ این پول، دست به یک مقاومت و مبارزه ی بزرگ زده اند. اما شخصا در مقابل این حرف ها فقط توانستم لبخندی بزنم و دیگر هیچ. چرا؟ چون خوب می دانم در این مساله دولت چه رویکردی دارد. کردها از سوی دولت مورد ظلم و ستم قرار گرفته اند و واقعا مهم نیست که پول دولت را بگیرند یا نه. مهم این است که دولت خطاب به آنها می گوید: تو خیلی خوب ترکی حرف می زنی، البته فرزندانت خیلی بهتر از تو ترکی حرف می زنند و نوه های تو اصلا به زحمت به یاد خواهند آورند که کُرد بوده اند. درک همین موضوع ساده کافی است تا بدانیم که دولت ترکیه چرا در مذاکرات صلح با پ.ک.ک و تامین مطالبات کردها به کندی قدم بر می دارد.
    آنان به خبوی می دانند که زمان به نفع دولت و به ضرر کردها پیش می رود و به هر اندازه که وقت تلف شود و دولت کندتر قدم بردارد، روند ذوب شدن فرهنگی کردها نیز شتاب بیشتری به خود می گیرد.
    از من می پرسید: یعنی صحبت کردن به زبان کُردی تا این اندازه اهمیت دارد؟ می گویم: بله. مهم است. من تجریه ی ترک های مقیم بلغارستان را به خوبی به خاطر دارم. در سال 1984 میلادی به ترک های مقیم بلغارستان فشار آوردند که اسامی ترکی خود را به اسامی بلغاری تغییر داده و شناسنامه ی جدید و اسم جدید بگیرند. صراحتا به آنان گفتند اگر اسم بلغاری داشته باشید در حزب کمونیست و در حکومت، در همه ی حوزه های بروکراتیک و سیاسی راه پیشرفت برای شما هموار می شود و اگر نام ترکی خود را همچنان حفظ کنید، حتی زندگی عادی نیز برایتان میسر نخواهد بود. در آن دروان بسیاری از ترک ها به خاطر همین یک دلییل ساده سر از شکنجه گاه بِلِنه درآوردند که بر فراز رودخانه ی تونا تاسیس شده بود.
    ترکیه در آن دوران واکنش های تندی به اقدامات سران بلغار نشان داد و آن دسته از ترک هایی که نمی خواستند اسم بلغاری دریافت کنند به ترکیه پناه می آوردند. در سال 1984میلادی من هم زندانی بودم. در یک بند بزرگ بیش از یک صد نفر زندانی با لباس های متحد الشکل در کنار هم دوران حبس را تحمل می کردیم. هر کدام از رفقا، محبوس و منسوب یکی از جریانات چپ بود. آن روزها موضوع شرایط دشوار ترک های بلغارستان به طور مرتب در صدر اخبار رسانه ها بود و دسته دسته از ترک ها به سوی ترکیه مهاجرت می کردند.
    شب، ما در برابر تلویزیون نشسته بودیم. تلویزیون نشان داد که یکی از ترک های بلغارستان به ترکیه پناه آورده و به زبان بلغاری درباره ی شرایط سخت آن روزها صحبت می کرد. گزارش گر تلویزیون ناچار شد برای گفتگو با آن ترک، از یک مترجم استفاده کند. خوب دقت کردم، اغلب زندانیان بند ما ترک بودند، اما کسی از لحاظ عاطفی با آن ترک فراری ارتباط برقرار نکرد و از این که زبان بلغاری حرف می زد خوشمان نیامد. کسی او را به عنوان یک ترک به حساب نیارود و با او احساس همذات پنداری نکرد. با آن که درباره ی شکنجه شدن ترک ها حرف می زد اما نتوانست بر ما تاثیر بگذارد. اما یک ترک دیگر در برابر دوربین قرار گرفت که به ترکی دست و پاشکسته ای حرف می زد و در هیچ کدام از جملات او خبری از فعل، فاعل و یک کلمه ی درست ترکی نبود اما با این حال همه ی زندانیان با او همدل شدند و همه چشم به تلویزیون دوخته و دلشان به حال او می سوخت. می خواهم بگویم؛ چپ ها در ترکیه به یک ترک که به زبان بلغاری حرف می زند؛ اعتماد نمی کنند اما به یک کُرد که به ترکی حرف می زند و از اصل کُردی خود دور می شود، اعتماد می کنند! بگذارید این وضعیت کردها را با فلسطینیان مقایسه کنیم. آیا در بین نویسندگان فلسطینی، نویسنده ای وجود دارد که مانند یهودیان به زبان عبری حرف بزند؟
    ادامه دارد
    اولودره، گویی ها و رویکرد اوجالان به کُردها(2)/ اسماعیل بشیکچی
    بیانات اوجالان نشان می دهد که او می خواهد به ترکیه خدمت کند. اوجالان می توانست یک مامور ثبت اسناد، یک افسر پلیس، استاندار، وزیر کشور، نخست وزیر و یا رییس جمهور باشد و به ترکیه خدمت کند. چرا که او خود را به آتاترک و ترک بودن وفادار نشان می دهد و چیز زیادی هم برای کردها نمی خواهد .
    جوانان کشته شده ی اولودره، از جوانان عشیره ی گویی بودند. همان عشیره ای که هم در ترکیه و هم در عراق، همواره دارای عواطف ناسیونالیستی بالایی بوده و کُرد بودن برای آنان اهمیت ویژه ای دشاتنه و دارد. آنان به خاطر فقر شدید و مشکلات اقتصادی، به عنوان نیروهای بومی محافظ روستا، از سوی دولت ترکیه مسلح شدند اما هیچ گاه به طور جدی در برابر پ.ک.ک نجنگیدند. تنها امتیازی که به دست آوردند این بود که مرز به آنها سپرده شد و توانستند درآمد ناچیزی از محل قاچاق مرزی داشته باشند. صد البته به کار بردن صفت قاچاقچی برای آنان صحیح نیست. چرا که قاچاقچی فردی است که به طور پنهانی از مرز یک کشور وارد کشور دیگری شده و کالا یا چیزی دیگری را انتقال می دهد. اما این روستاییان بینوا، در دیار خود در حال تردد هستند و واقعا این نکته جای تامل دارد که چرا باید آنان را قاچاقچی بنامند.
    لذا باید گویی ها را به درستی بشناسیم و در مورد آنان مطالعه کنیم. آنان همیشه کُرد بوده و کُرد مانده اند و همواره مرجع و محل دل سپردگی آنان اقلیم کردستان عراق بوده و اگر از من می شنوید، دلیل اصلی بمباران نیز، همین نکته بوده است. یعنی کردهایی که به نوعی دلداده ی عواطف کُردی خفته در کردستان عراق هستند و همیشه به زبان کُردی حرف می زنند، به درد ترک ها و دولت ترکیه نمی خورند و منطق حمله به آنان نیز همین موضوع بوده است.
    بگذارید در مورد میزان اهمیت زبان ترکی از نگاه حاکمان ترکیه، موضوع تاریخی مهمی را برایتان بازگو کنم. در زمانی که شیخ سعید پیران، رهبر کردها در اوایل تاسیس جمهوری ترکیه به دار آویخته شد، گروه گروه از افراد وی نیز در شهرهای مختلف اعدام شدند. در یکی از شهرها 47 مبارز کُرد را برای اجرای اعدام مهیا می کنند. یکی از آنان موفق به فرار می شود. مسئولین با آنکارا تماس گرفته و کسب تکلیف می کنند. از آنکارا دستور می رسد یک کُرد دیگر را جایگزین او کنید. مامورین در بازار یک رهگذر را دستگیر کرده و به محل اجرای حکم می برند. فرد مزبور گریه کنان اعلام می کند که حتی نام شیخ سعید را نشنیده و یک بار هم او را ندیده است. قاضی دوباره با آنکارا تماس گرفته و اعلام میم کند که این فرد هیچ ارتباطی با شیخ سعید ندارد. آیا ما واقعا مجازیم او را اعدام کنیم یا خیر؟ از آنکارا دستور می رسد؛ تحقیق کنید آیا ترکی بلد است یا خیر؟ پاسخ می دهند؛ خیر. فقط می تواند به زبان کُردی حرف بزند. از آنکارا دستور می رسد: پس اعدامش کنید. کُردی که ترکی بلد نیست، به درد دولت نمی خورد.
    یکی دو نکته برای صباحت تونجل
    در دسامبر سال 2013 در دانشگاه بیلکنت آنکارا کنفرانسی از سوی دانشجویان به نام تاثیرگذاری صلح برگزار شد. صباحت تونجل یکی از دو رهبر حزب دمومکراتیک خلق ها (حزب جدیدالتاسیس چپ گرا و نزدیک به پ.ک.ک) در سخنرانی خود در این کنفرانس گفت:«من زن هستم، من سوسیالیست هستم، من علوی هستم.» جالب است. صباحت خانم هیچ اشاره ای به کُرد بودن خود و هویت قومی اش نکرد. یعنی مساله ی جنسیت، ایدولوژی چپ و مذهب، برای او مهم تر از همه چیز است؟ چند روز پیش خبر تایید حکم قبلی دادگاه جرایم سنگین در مورد تونجل اعلام شده و قرار است هشت سال و نیم حبس را تحمل کند و این احتمال وجود دارد که کرسی نمایندگی خود را از دست داده و از مجلس به زندان برود. واقعا این رویداد را باید چگونه تحلیل کنیم؟ آیا می توانیم باور کنیم که او به خاطر کُرد بودن زندانی شده است؟ بله. چرا؟ چون ممکن است تونجل کُرد بودن خود را از یاد ببرد و یا به خاطر ژست های چپ گرایانه نشان دهد که به قومیت بها نمی دهد، اما دولت ترکیه از یاد نمی برد که او یک کُرد است. بی تعارف بگویم تونجل نه به خاطر زن بودن و سویسالیست بودن و علوی بودن، بلکه دقیقا به خاطر کُرد بودن، به زندان می رود. مگر صباحت خانم با آرای سویسالیست ها به مجلس ملی ترکیه رفته است؟ خیر. او با آرای کردهای اتسانبول نماینده شده است. همان کردهایی که در روستاهای کردستان، خانه های آنها توسط ارتش به آتش کشیده شده و مجبور شدند دیار خودرا ترک کرده و پس از پیمودن هزار و چند صد کیلومتر، به محلات حاشیه ی استانبول بروند. آنها همان کردهایی هستند که خوب می دانند به خاطر هویت قومی خود چه ظلم هایی بر آنان رفته است و شاید به تونجل رای داده اند تا بگویند ما هستیم و نماینده ی کُرد به مجلس می فرستیم. واقعا کنجکاوم؛ در چنین شرایطی چرا باید صباحت از شناسنامه ی کُردی خود فرار کند؟
    البته صباحت تونجل حرف های عجیبی دیگری نیز بر زبان آورد که هر کدام از آنها واقعا جای تامل دارد. او اعلام کرد: مشکل کردها حل شده و حالا ما به عنوان حزب سوسیالیست به میدان می آییم تا مشکلات کارگران رنجکش را حل کنیم. قبول کنیم این حرف صباحت بسیار عجیب و بی معنی است. مشکل کردها حل شده، دقیقا یعنی چه؟ آیا کردها سرنوشت خود را به دست گرفته اند؟ آیا استاندار و فرماندار را تعیین کرده و فرزندان آنان در مدرسه به زبان کُردی درس می خوانند؟ او در ادامه گفت: دولت، چیز بدی است. ما دولت نمی خواهیم. یعنی واقعا تونجل مخالف دولت کُردی است؟ اگر دولت چیز بدی است چرا ترک ها و اعراب و فارس ها صاحب چنین پدیده ای شده و نگفته اند بد است؟ بگذارید به نکته ی دیگری از سخنان تونجل اشاره کنم که درباره ی بارزانی و موضوع توافقات نفتی آنکارا و اربیل است. تونجل گفته است: بارزانی با همدستی آمریکا، نفت کردها را می فروشد و درآمدهای آن را می خورد. این بخش از اظهارات این نمانیده ی کُرد، بسیار کثیف، خشن، بی ادبانه و دور از نزاکت و اخلاق انسانی است. درآمدهای نفتی کردهای عراق بر زندگی آنان تاثیر گذاشته و اقلیم کردستان رونق گرفته است و کارهای زیربنایی بزرگی در حوزه های سلامت، آموزش، انرژی، رفاه، عمران و راه سازی و حمل و نقل صورت گرفته است. در شرایطی که در دوران صدام حسین، با پول نفت کردستان، هواپیمای جنگنده و مین و گازهای شیمیایی و باتوم به جان کردها می افتاد و سرانه ی ملی آنان بین 50 تا 60 دلار بود، هم اکنون سرانه ی ملی کردها به شش تا هفت هزار دلار رسیده است. ممکن است در تقسیم این درآمدها برخی بی عدالتی ها و نابرابری ها وجود داشته باشد اما در هر حال، حتی طبقات پایین جامعه نیز، نسبت به دوران گذشته دارای وضعیت بهتری هستند.
    در شرایطی که در آنکارا، استانبول، دیاربکر، ملاتیا، پاریس و خیلی جاهای دیگر، می توان صدها گدا را در خیایان ها مشاهده کرد، در خیابان های اربیل و دهوک و سلیمانیه یک گدا هم نمی بینید. صد البته حکومت اقلیم کردستان بی ایراد نیست و می توان از برخی مسائل آن انتقاد کرد. مثلا من می خواهم بدانم جرا بازار اقلیم به روی تجار و کارآفرینان کُرد ترکیه باز نشده و ترک ها همه ی بازار را در دست گرفته اند؟ چنین چیزی جای اشکال دارد.
    اوجالانِ ایمرالی می گوید که…
    در روزهای شانزدهم تا بیست و چهارم دسامبر 2013 در روزنامه ی آیدنلک و به مدت نه روز، یادداشت هایی با عنوان « اوجالانِ ایمرالی می گوید که…» منتشر شد که بخشی از مکالمات اوجالان و مقامات حکومت در دوران زندان را در بر می گیرد. با وجود آن که دو هفته از انتشار این نوشته گذشته و بازتاب گسترده ای در محافل سیاسی و رسانه ای ترکیه پیدا کرده اما هنوز هم هیچ کدام از مقامات پ.ک.ک، خود اوجالان، حزب صلح و دموکراسی، حزب دموکراتیک خلق ها، کنگره ی جامعه ی دموکراتیک و دیگر نهادهای اقماری پ.ک.ک، هیچ توضیحی در این خصوص ارائه نداده و خودرا از آن غافل کرده اند. بدون تردید اگر این سخنان به اوجالان تعلق نداشت، تاکنون چندین با در این مورد تکذیبیه صادر کرده بودند. حال باید گفت؛ نه تنها سران پ.ک.ک بلکه اوجالان نیز باید در این خصوص توضیح دهد.
    استاد فکرت یاشار در پایگاه اینترنتی kurdistan-post.eu مقاله ای به نام عشیره ی پازوکی و اوجالان در تاریخ کردها، منتشر کرد و کسانی که به انتقاد از ماموستا یاشار عادت داشتند، بدون آن که مقاله را بخوانند شروع به انتقاد کردند. فکر می کنم این نوشته، مربوط به زمانی است که اوجالان دستگیر شده و به زندان آورده شد. او در آن روزها به مقامات حکومتی می گوید:« برای هر نوع خدمتی آماده ام. می توانم خادم دولت باشم. می توانم از مادران شهدا عذرخواهی کنم.»
    اوجالان عبارات مهمی در زندان بر زبان آوده که برخی از مهم ترین انها عبارتند از: 1- من می توانم بهترین ترک باشم. خود را به مراتب ترک تر از یک شهروند ترک حس می کنم. 2- درخواست ضمانت در قانون اساسی بی معنی است چرا که حقوق سیاسی در همین متن موجود قانون هم مورد ضمانت قرار گرفته است. 3- می توانیم قدرت مهمی باشیم که در ایران و عراق ما را به کار بگیرید. 4- طالبانی و بارزانی خیلی بدوی هستند. هر دو آنها همدست آمریکایی ها هستند. می توان برای حمله به آنها برنامه ای به ستاد فرماندهی کل نیروهای مسلح ترکیه ارائه داد. 5- من با زبان ترکی زندگی می کنم و همه ی کارها و امورم را با این زبان اداره می کنم. می توانم کاری کنم که حتی مردم حکاری هم ترکی را یاد بگیرند.
    ما طی سالیان گذشته، همواره به راحتی درباره ی کُرد و کردستان و مسائل کردها صحبت کرده ایم و این نه یک آزادی رسمی و قانونی، بلکه حالتی است که می توان آن را آزادی فعلی یا عمل انجام شده نام نهاد. بدون تردید پ.ک.ک در ایجاد این فضا، نقض مهمی داشته و جوانانی که بدون کفن در غارها و لای صخره ها جان خود را از دست داده و حتی استخوان های آنان به دست خانواده هایشان نرسیده، در این راه ایثار کرده اند. اما سخنانی که از سوی اوجالان بیان شده، دقیقا همان چیزی است که حکومت می خواهد و شک نکنید که این موضوع با ماهیت و موجودیت پ.ک.ک در تضاد و تناقض است.
    همچنان که پیش تر نیز اشاره کردم این سخنان اوجالان به مدت 9 روز و به صورت هر روز یک یادداشت، منتشر شد و این بیانات اوجالان نشان می دهد که او می خواهد به ترکیه خدمت کند. اوجالان می توانست یک مامور ثبت اسناد، یک افسر پلیس، استاندار، وزیر کشور، نخست وزیر و یا رییس جمهور باشد و به ترکیه خدمت کند. چرا که او خود را به آتاترک و ترک بودن وفادار نشان می دهد و چیز زیادی هم برای کردها نمی خواهد و راه برای پیشرفت چنین افرادی در ترکیه همواره باز و هموار بوده است و در تاریخ سیاسی ترکیه، کُردی را سراغ نداریم که بر کُرد بودن خود تاکید و اصرار بورزد و در عین حال از سوی حکومت، اجازه ی فعالیت و پیشرفت شغلی دشاته باشد.

  2. : رۆژپڕێس | Rojpress
    4 كانونی دووه‌م 2014 له‌ 18:22

    İsmail Beşikçi siyasete giriyor
    04 Ocak 2014 Cumartesi 13:20
    info@yeniozgurpolitika.org
    Katı bir inkarın, asimilasyonun ve devlet terörünün hüküm sürdüğü yıllarda, İsmail Beşikçi, yazdıkları ile Kürt kimliğinin ve bilincinin oluşmasına önemli bir katkı sağlamıştır. Kürdistanlı kadınlar, gençler, öğrenciler, gerillalar Beşikçi’yi böyle tanıdılar ve bunun için sevdiler. Beşikçi bu ilişkiyi kendi düşünceleri ve pratiği ile yarattı. Bunun bedelini de 20 yıl hapis yatarak ödedi.

    Bugün aynı Beşikçi, büyük bir istek ve kararlılıkla bu ilişkiyi bozma faaliyeti yürütüyor. Üstelik bunu öyle gizli kapalı değil, açıktan ve periyodik bir şekilde yapıyor. İsmail Beşikçi’nin yazdıkları, artık bir bilim insanının eleştirilerini çoktan aşmış; “içeriden”, bir “dost”un önerileri olmaktan çıkmış, aleni bir düşmanlığa evrilmiştir. Deyim yerindeyse kırk yılda Kürt halkı ile kurulan dostluk bağları, bir kaç yıl içinde tuz buz edilmiş, Kürt halkının karşıtı bir pozisyona dönüşmüştür.

    Beşikçi’nin siyasi faaliyet alanı

    İsmail Beşikçi genel siyasetle ilgilenmiyor. Siyasetini PKK ve PKK’nin mücadelesi karşıtlığı üzerinden inşa etmeye çalışıyor. Beşikçi PKK’nin ideolojisini, politikasını ve pratiğini “eleştiri” adı altında karalıyor, kötülüyor; Kürt halkı ve diğer halklar nezdindeki meşruiyetini lekelemeye, anlamsızlaştırmaya uğraşıyor. Üstelik bu faaliyetini, devletin Kemal Burkay denemeleri, Barzani’nin Amed’e davet edilme amacına paralel bir çaba ile yürütüyor. Son yıllardaki yazılarına, röportajlarına bakıldığında, devletin “Öcalan’ı itibarsızlaştırma” faaliyetlerine en büyük katkıyı Beşikçi’nin sunduğu görülecektir.

    Öcalan karşıtlığı üzerinden politika

    Beşikçi, uzun yıllar devletin sürdürdüğü, “PKK’ye evet Apo’ya hayır”, ya da “Aposuz PKK” politikasını güncellemek istiyor. Kürt Halk Önderi Öcalan’ın esaret altına alındığı günden bugüne, bir tek gün Beşikçi’nin ağzından, “Öcalan bir halkın önderidir, özgürlüğüne kavuşmalıdır” gibi bir cümle çıkmamıştır. Aksine Beşikçi, PKK yönetimine Öcalan’la ilişkisini kesmesini, Öcalan’ı tanımamasını tavsiye ediyor. Kürt halkına, Öcalan’ın önderliğini reddetmesini öneriyor. Beşikçi’nin en büyük dostları ve en yakınındaki insanların ortak özelliği de Öcalan ve PKK düşmanlığıdır.

    Karalama ve hakaret kampanyası

    Beşikçi son on yılda yazdıkları ve konuştukları ile Kürt Halk Önderi Öcalan’a karşı düşmanca bir pozisyona girmiştir. Beşikçi, sömürgeci aydın psikolojisi ile ağzına geleni söylemekte, üstelik bu hakaretlerini saygı ölçülerini zorlayarak tekrarlamaktadır. Bu tespit, niyet okuma veya iddialara değil, Beşikçi’nin kendi konuştukları ve yazdıklarına dayanmaktadır.

    Kürt Halk Önderi Öcalan ve PKK yetkilileri ise, Beşikçi’nin tüm saldırı ve hakaretlerine rağmen, bir tek gün saygısızlık yapmadılar. Onun aleyhine tek bir incitici, rencide edici söz sarf etmediler. Beşikçi, bu inceliği ve nezaketi de doğru okumadı.

    Beşikçi’nin güçlü referansı: Aydınlık Gazetesi

    Beşikçi, 1 Ocak 2014 tarihinde K.Post sitesinde, bu türden yazılarına bir yenisini ilave etmiş:

    “Aydınlık Gazetesi, 16 Aralık 2013-24 Aralık 2013 tarihleri arasında 9 gün ‘İmralı’daki Öcalan Diyor ki’ başlıklı dizi yazı yayımladı. Bu yazı dizisine karşı, şimdiye kadar, Barış ve Demokrasi Partisi’nin, Halkların Demokratik Partisi’nin, Qandil’deki PKK ve KCK yöneticilerinin, Demokratik Toplum Kongresi’nin, bir açıklama yapmamış olmaları, bu yazı dizisine karşı bilmiyor, görmüyor, duymuyor tavrı izlemeleri dikkate değer bir durumdur. Bu yazı dizisine karşı Abdullah Öcalan’ın da açıklama yapması elbette önemlidir. Aynı zamanda gereklidir.”

    Beşikçi, Aydınlık gazetesinde yazılanlardan hiçbir kuşku duymuyor. Buna göre Öcalan, sanki İmralı’da pazarlığa oturmuş gibi anlatıyor da anlatıyor. Beşikçi’ye göre Öcalan “devlete hizmet için geldim, ben devletin bir eriyim” dedikten sonra başlamış sıralamaya: “En iyi Türk benim, Türkçeyle yaşarım, bütün işlerimi Türkçeyle hallederim, Hakkari’ye Türkçe öğreteceğim, hem de İstanbul Türkçesini” demiş. Öcalan, “İran’da ve Irak’ta kullanacağınız güç oluruz…Talabani ve Barzani ilkeldir, ABD işbirlikçisidir, onlara saldırmamız için Genelkurmay’ın bir plan yapması yeterlidir” demişmiş.

    “Kürt dostu Beşikçi”, Türk devletinin Kürt Halk Önderi Öcalan’ı itibarsızlaştırma faaliyetlerinden, Aydınlık gazetesinin yayınladığı asparagas haberden, sözde İmralı tutanaklarından zerre kadar kuşku duymuyor. Beşikçi, Kürt Halk Önderi Öcalan’ın bütün bunları konuştuğundan adı gibi emin. O nedenle Kürt halk Önderi Öcalan’ı ve KCK yetkililerini acilen bu konuda açıklama yapmaya çağırıyor. Beşikçi’nin kanıtı ve tanığı çok sağlam: Aydınlık Gazetesi!

    Beşikçi’nin Öcalan’a derin düşmanlığının nedeni

    Kürt Halk Önderi Öcalan, Kürt halkının özgürlüğü için ulus devlet çözümünün doğru çözüm olmadığını; devletleşmenin özgürleşmekle eş anlama gelmediğini, toplumun özgürleşmesi ve örgütlenmesi ile devletin anlamsızlaşacağını söylemektedir. Bu tez, Beşikçi’nin ömrü boyunca teorisini yaptığı, “Kürtler, devlet olmadan özgürleşemez” tezinin tam zıddıdır. Çünkü Beşikçi, Kürt halkının özgürlüğü için üstten, yukarıdan inşa edilmiş bir devlet iktidarının çözüm olacağına inanıyor. Öcalan ise, toplumun kendi eliyle inşa edeceği bir sistem ile özgürleşmenin imkan dahilinde olduğunu söylüyor. Kürdistan halkı büyük bir çoğunlukla Öcalan’ın, “devlete rağmen, toplumun örgütlenmesi ve kendi kurumlarını inşa etmesi” görüşlerini benimsiyor ve bu temelde örgütleniyor. Bu örgütlenme tarzı, Beşikçi’nin “devlet eliyle özgürleşme” fikrini anlamsızlaştırıyor. Beşikçi’nin tepkisi ve öfkesi, tabulaştırdığı ulus devlet fikrinin çöküşü ile ilgilidir.

    “PKK yöneticileri sağlıklı bilinç oluşturamamıştır”

    Beşikçi, PKK yöneticilerinin bilinç düzeylerinin yetersizliğine de el atıyor, onların Kürdistan’ın bölünmüşlüğünden habersiz olduklarını belirtiyor.

    “Qendil’deki PKK yöneticiler de durmadan, ‘biz bölücü değiliz…’ deyip durmaktadırlar. PKK yöneticileri, esas bölünenin, parçalananın, paylaşılanın, Kürdler ve Kürdistan olduğunun bilincine ne zaman ulaşacaklardır acaba? Böylesine uzun süren, kararlı, fedakar, bir mücadele, bunca yıl, neden, Kürdler, Kürdistan konusunda sağlıklı bir bilinç oluşturamamıştır?”

    Beşikçi, KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın, Mithat Sancar’a Milliyet için verdiği röportaja atıfta bulunuyor.

    Acaba Kürt halkının, bugün ulaştığı uluslaşma ve özgürleşme düzeyini, bugün kazandığı kişilikli ve özgür Kürt kimliğini PKK ve yöneticileri değil de, Beşikçi ve yakın arkadaşları mı sağladı?
    Beşikçi, yeni yıla girerken yazdığı ilk yazısında PKK’nin Goyi Aşireti’ni ve Roboskilileri Türkleştirdiğini anlatmaya çalışıyor. Örneklerle, geniş izahlar ve tekrarlarla bir yalanı bilimsel (!) bir gerçeğe dönüştürmeye çalışıyor.

    Beşikçi işi küfür ve hakarete vardırıyor

    Beşikçi yaptığı hakaret ve aşağılamalardan hızını alamıyor; öyle bir küfür ve hakaret ki, kırk yıldır yaptıklarının tümü bir çırpıda hiçleşiyor, anlamsızlaşıyor. Beşikçi, Aydınlık gazetesinin 9 gün süren yalan haberine büyük bir keyifle ortak oluyor. “Bilim adamı” Beşikçi, Öcalan’a hakaret ediyor, kendince aşağılamaya, itibarsızlaştırmaya çalışıyor:

    “9 gün boyunca, Öcalan, devlete hizmet etmek istediğini defalarca vurguluyor. Öcalan, devlete şöyle de hizmet edebilirdi. Tapu müdürü olarak, emniyet müdürü olarak, vali olarak, İçişleri Bakanı, Başbakan, Cumhurbaşkanı olarak da hizmet edebilirdi. Çünkü Atatürk’e, Türklüğe bu kadar bağlı olanın, kendini Türk’ten daha çok Türk hissedenin, Kürdler için de fazla bir şey istemeyenin… önü açıktır. Türk devlet bürokrasisinde, her kademede görev alabilir, görevlerde hızla yükselebilir. Türk siyasal hayatında, Kürdüm diyenlerin, Kürdler için hak, özgürlük isteyenlerin önünün tıkalı olduğu açık bir gerçekliktir.”

    Beşikçi’nin bu satırlarını okuduktan sonra her vicdan sahibi insan mutlaka, “bu kadar da zıvanadan çıkmak olmaz” diyecektir. Bu yazılanları “eleştiri” sınıfı içine koyarak normalleştirmek de başka bir aymazlık olacaktır. Bir halkı ayağa kaldıran, kölelik statüsünden özgür kimlik sahibi yapan, ömrünü ve bütün varlığını halkına adayan Kürt halk Önderi Öcalan’a saldırıyı rutin bir faaliyet haline getiren birinin dost olmadığı; söyledikleri ve önerdikleri ile daha çok Türk özel savaş kurumuna hizmet ettiği kesindir.

    Beşikçi’nin bir başka huzursuzluğu Rojava Devrimi

    Beşikçi, PKK karşıtlığını o kadar ileri boyutlara taşıyor ki, Öcalan ve PKK’nin etkilediği tüm alanlara saldırıyor. Rojava’daki devrimi ve devrimin öncüsü PYD’yi karalamaya, devrimin meşruiyetini lekelemeye kadar vardırıyor. Bir süre önce Rojava ile Güney Kürdistan arasındaki Semelka Kapısı KDP tarafından kapatıldığında, Beşikçi bunun bir PYD yalanı olduğunu, kapının açık olduğunu belirtiyor; bu konuda Salih Müslim ve PYD yetkililerinin açıklamalarını, “propaganda” amaçlı olduğunu söylüyordu. Beşikçi’nin doğru haber(!) kaynağı ise, PKK karşıtı olduğu şüphe götürmeyen Rızgari Online sitesi. (K.Post, 9 Eylül tarihli yazısı)

    İsmail Beşikçi Rojava’da inşa edilen demokratik özerklikten son derece rahatsızdır. Çünkü bu örnek başarılı olursa eğer, Beşikçi’nin kırk yıllık “ulus devlet olmadan özgürlük olmaz” tezi de yıkılmış olacaktır. Oradaki kazanımları Türk devletine “vurma” malzemesi yapmakla birlikte, bir başarı ve örnek yönetim modeli olarak görmemekte; PYD’nin oradaki Kürt partilerine baskısından söz etmekte ve anti-demokratik uygulamaları (!) kendince teşhir etmektedir. Yine bu bilgilerini PKK’den kopan ve bugün, açıktan PKK düşmanlığı yapan kişilerin yazılarından aldığını, bu “yazar”ların yazdıklarının çok önemli olduğunu anlatıp durmaktadır.

    Sömürgeci ulus aidiyetinin yarattığı üstünlük kompleksi

    Beşikçi’nin ruh hali ve psikolojisi, sömürgeci ulus aydınının üstünlük psikolojisidir. Beşikçi, çok eleştirdiği Türk aydınının egemen tutumunu hiç eksiksiz yansıtmaktadır. Kendisini, Kürt halkının kaderi ve Kürt özgürlük mücadelesi hakkında her türlü sözü söylemeye, her türlü hakareti ve saygısızlığı yapmaya ehil görüyor. Bu dizginlenmemiş üstünlük kompleksi ile ağzına geleni söylüyor. KCK yöneticilerinin ulusal bilinç oluşturmamalarından, ulusal bilinci zayıflattıklarından söz etmektedir. Beşikçi, KCK’nin Kürt yöneticilerine, bir Türk aydını olarak nasıl durulması gerektiğini de emrediyor: “Kürt, Kürdistan sorunu her şeyden önce duruş sorunudur” diyor. (K.Post, 9 Eylül tarihli yazısı)

    Beşikçi’nin, ulusu köleleştiren ulus devlet modeli çökerken

    Beşikçi’nin sıkça vurgu yaptığı ve mutlak bir doğruymuş gibi tekrarladığı, “Lüksemburg’un nüfusu 500 bindir. Ama bir devletleri var, Kürtler 40 milyondur ama bir devletleri yok” tespitinin, Kürt halkının özgürlüğü için doğru ve yerinde bir referans olmadığı her geçen gün doğrulandıkça, Beşikçinin hiddeti de artmaktadır. Beşikçi, “ulusu köleleştirilmiş yüzlerce ulus devlet”in durumunu izah edemiyor. Devlet ilanının, toplum için de otomotikman özgürlük anlamına gelmediğini anlamak istemiyor.

    Beşikçi, Kürtler için tek çözümün “bağımsız devlet” olduğunu savunurken, her nedense Güney için KDP ve Barzani’ye böyle öneriler yapmamaktadır. Hatta KDP ve Barzani yönetimini, “model” olarak göstermekte, oradaki hükümete methiyeler dizmektedir. Demek ki bu konuda da bir ilkelilik veya tutarlılık söz konusu değildir. Maksat Öcalan’ın ve PKK’nin söylediklerinin aksini savunmak.

    Beşikçi Rojava’daki sorunlara da el atıyor

    Beşikçi, sadece Kuzey Kürdistan – Türkiye bağlamında değil; PKK’nin Kürdistan’ın diğer parçalarındaki etkisini, öncü rolünü, yarattığı değerleri ve halkın bağlılığını da değersizleştirmek istemektedir. 9 Eylül 2013 tarihli yazısında şöyle diyor:

    “Bir süre önce, PYD, Rojava’nın, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne açılan sınır kapısı Sêmalka hakkında çok yoğun bir propaganda yürütüyordu. Kürdistan başkanı Mesud Barzani’nin, Rojava’daki mağduriyete rağmen, Sêmalka kapısının Kürdlere kapatıldığı dile getiriliyordu. Bu propagandanın gerçeği yansıtmadığı anlaşıldı.”
    Beşikçi, PYD’nin açıklamalarının yalan olduğunu, K.Post’taki bir yazıyı referans göstererek kanıtlıyor(!).

    Rojava’da çeteler katliam yapmamıştır

    “Kürt dostu” Beşikçi, PYD’nin verdiği “Rojava’daki çetelerin katliamları” bilgilerinin yalan olduğunu söylüyor. Beşikçi “PYD’nin yalanları”nı, objektif(!) ve tarafsız(!) yayın organı Rizgarionline adlı siteye dayandırıyor. Beşikçi, Mesut Barzani’nin bu iddiaları araştırmak ve aydınlatmak için yaptığı büyük(!) fedakarlıkları da hatırlatıyor. İşte 9 Eylül’de yazdığı yazı:

    “Serêkaniyê’de YPG ile el Nusra arasında çatışmalar gündeme geldiği zaman, PYD’nin katliamlar konusunda çok yoğun bir yayının propagandası olmuştu. Bunun üzerine, Kürdistan Ulusal Kongresi Hazırlık Komitesi’ Mesut Barzani’nin önerisi üzerine, olaylar hakkında rapor hazırlaması için Rojava’ya bir heyet gönderdi. PYD’nin heyetin Rojava’ya geçişine izin vermediği, sonunda heyetin Rojava’ya geçip incelemesini yaptığı, raporunun hazırladığı, Kürdistan Ulusal Kongresi Hazırlık Komitesi’nin raporu onayladığı da duyurulmuştu. Raportörlerin çalışmaları ve raporun içeriği ile ilgili olarak bk. (rizgarionline, Rojava raporu onaylandı, 2.9. 2013) Raporun içeriği PYD’nin katliamlarla ilgili olarak geliştirdiği propagandayı doğrulamıyor.”

    Bu yazılanlardan sonra Rojava halkının ve PYD’nin Beşikçi’yi ve onun yürüttüğü bu faaliyetleri bir Kürt dostunun faaliyetleri olarak değerlendirmesi mümkün mü?

    Söz gelmişken, Beşikçi’nin anlattıkları kadar referansları da şaibeli ve bozuktur. Kurdistan Post, Rizgarionline ve Aydınlık Gazetesi… Kendisi bunlara inanabilir, güvenebilir, önemseyebilir. Ancak Kürt halkının, PKK ve Kürt Halk Önderi Öcalan’a düşmanlığı sabit olanlara inanmayacaklarını da artık anlamalı.

    Beşikçi’yi teşvik eden danışmanları ve dostları

    Beşikçi’nin bu hallere düşmesinden elbette kendisi sorumludur. Ama onu Öcalan ve PKK düşmanlığı konusunda motive eden, teşvik eden kuşatıcı bir şebeke de var. Kürt özgürlük mücadelesine, Kürt Halk Önderi Öcalan’a, yaratılan değerlere ve kazanılan mevzilere saldırmaktan başka marifeti olmayan bir şebeke…

    Beşikçi’nin bu açık ve pervasız saldırılarına ellerini ovuşturarak ve keyifle katılanlar…

    Siyasette, ticarette, yayıncılıkta, barmenlikte iflas etmiş Ümit Fırat; kanal kanal dolaştırılarak alay malzemesi haline getirilen İbrahim Güçlü ve Kürtlerin iyiniyetini suistimalde son derece mahir olan, ve “müşteri”lik dışında Kürt halkı ile hiçbir ilişkisi olmayan, hep derin çalışan Ünsal Öztürk… Beşikçi’nin başdanışmanları ve dostları bunlar.

    Geçmişte de Türk devleti ile kol kola, Öcalan’ı ve PKK’yi itibarsızlaştırma adına bir çok faaliyet denenmiş, her defasında Kürt Özgürlük hareketi ve Kürdistanlılar tarafından boşa çıkarılmıştır. Bu tür karalama, itibarsızlaştırma, güven kırma amaçlı psikolojik savaş yöntemleri Öcalan’ın, PKK’nin ve Kürt halkının yabancısı olduğu kampanyalar değildir.

    Bir farkla ki bu kez Beşikçi kullanılıyor. (anf)

  3. : رۆژپڕێس | Rojpress
    6 كانونی دووه‌م 2014 له‌ 03:20

    İsmail Beşikçi: Müzakereleri Öcalan değil BDP yürütmeli
    SÖYLEŞİ: İRFAN AKTAN

    Birkaç ay öncesine kadar Öcalan’a karşı idam şantajını dillendiren Başbakan Erdoğan, bir anda “İmralı sürecini” dillendirmeye başladı. Bu “açılıma” ilk etapta temkinli yaklaşan BDP ise son günlerde bu süreci önemsediğini söylüyor. PKK’nin silahlı güçlerini tıpkı 1999’da olduğu gibi sınır dışına çıkaracağına dair senaryolar çiziliyor, takvimler açıklanıyor. Fakat perde arkasında Öcalan’la neler konuşulduğu, Öcalan’ın nasıl bir yol haritası çizdiği bir muamma olarak duruyor. Keza Öcalan’ın avukatlarıyla görüştürülmemesi, hatta İmralı’ya gidecek BDP heyetinin bizzat Erdoğan tarafından belirlenmeye çalışılması, “İmralı sürecine” ilişkin kuşkuları daha da artırıyor. Deyim yerindeyse ömrünü Kürtlerin maruz kaldığı baskı ve ayrımcılığı ifşa etmeye adamış olan sosyolog İsmail Beşikçi de sürece kuşkuyla yaklaşan isimlerden biri. Gerek Kürt hareketi gerekse AKP, barıştan söz ediyor. Peki, taraflar aynı “barışı” mı istiyor? Müzakere süreci nasıl olmalıydı? Kürtler için ideal olan çözüm nedir? En önemlisi de 21. yüzyıl Kürtler açısından nasıl bir gelecek barındırıyor? Bu hafta İsmail Beşikçi’ye kulak veriyoruz…

    İrfan Aktan: Başbakan Erdoğan, İmralı’ya hangi BDP milletvekillerinin gideceğine kendisinin karar vereceğini, “uygun görülen” isimlere de izin verileceğini açıkladı. Erdoğan’ın bu baskın tavrını neye bağlıyorsunuz?

    İsmail Beşikçi: Ben çok farklı bir şey söyleyeceğim. Bu görüşmelerin BDP ile hükümet arasında yürütülmesi gerekiyor. Yani istihbaratla bu görüşmelerin yürütülmesi olumlu bir tutum değil. Görüşmelerin hükümetle yürütülmesi gerekir.

    İrfan Aktan: Yani görüşmeler Öcalan’la yürütülmemeli mi?

    İsmail Beşikçi: Evet, BDP’nin hükümetle görüşmesi gerekir. Tabii BDP bu süreç içinde, gerek Abdullah Öcalan’la, gerek Avrupa kanadıyla, gerekse Qandil’deki yöneticilerle ilişki içinde olmalıdır. Ama görüşmelerde belirleyici aktör BDP olmalıdır.

    İrfan Aktan: BDP, Avrupa kanadı ve Kandil müzakereler konusunda hep Öcalan’ı işaret etti.

    İsmail Beşikçi: İşte o yanlış bir tuttumdu. BDP’nin, Qandil’deki yöneticilerin, Avrupa kanadının durmadan Öcalan’ı işaret etmesi doğru değil.

    İrfan Aktan: Neden?

    İsmail Beşikçi: Parti yürütmeli, siyaset kurumu daha önde olmalı. Tabii bu birkaç yıllık bir sorun değil. Neredeyse on yılı aşkın bir süredir bu böyle. Ben bu sürecin yanlış geliştiği kanısındayım.

    Görüşmelere, devlet bir heyetle katılmaktadır. Örneğin MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın, görüşmelere bir heyetle bir heyetle gittiği anlaşılmaktadır. Ayrıca, görüşmeler sırasında kafasında bir soru oluşursa, İçişleri Bakanı’nı arayabilir, Dışişleri Bakanı’nı, Genelkurmay’ı, arayabilir. Başbakan’ın bizzat kendisini arayabilir. Abdullah Öcalan’ın kafasında bir soru oluşursa… Kürd tarafı da görüşmelere bir heyetle katılmalıdır. Görüşmeler MİT’le değil hükümetle yapılmalıdır. Görüşmeler konusunda Abdullah Öcalan’ın Barış ve Demokrasi Partisi’ni işaret etmesi gerekir.

    İrfan Aktan: Sürecin Öcalan’la yürütülmesinin sakıncası nedir?

    İsmail Beşikçi: Öcalan devletin elinde, devletin denetimi altında bulunan bir kişidir. Siz devletin denetimi altındayken ne söyleyebilirsiniz? Devlet sizi denetliyor. Cezaevindesiniz; devlet hakkında sağlıklı bir eleştiri yürütebilir misiniz?

    İrfan Aktan: Fakat Öcalan daha Türkiye’ye teslim edilmeden yıllar önce de birlikte yaşamayı esas alan bir çözüm bulmak istiyoruz diyordu. Öcalan’ın genel çizgisi buyken, hapiste olup olmaması, devlete karşı tutumunu belirleyebilir mi?

    İsmail Beşikçi: Belirler tabii. Devletin elinde olduğunuz zaman, devletin isteklerinin dışında bir şey ifade edemezsiniz. Söylediklerin devletin düşüncesine, tutumuna uygun olur. Devlet size “şunları bunları söyle” demez ama siz devletin ne istediğini, neyden rahatsız olacağını bilir ve ona göre tavır ve davranış sergilersiniz. Özel Tip Cezaevlerinde tutukluların ve hükümlülerin çok sıkı bir denetim altında oldukları, özellikle haberleşmenin denetim altında olduğu bilinir.Böyle bir ortamda, devlet size yol veriyorsa, Oslo sürecinde olduğu gibi mektuplarınızı bile taşıyorsa, devletin isteğinin dışında bir şey yazılmadığıdır, hatta, devletin olmasını istediği şeyler yazıldığıdır.

    İrfan Aktan: Öcalan gibi bir liderin böyle bir noktaya gelmesi için nasıl bir sebep olabilir ki?

    İsmail Beşikçi: Ben daha baştan bu ilişkinin yanlış kurulduğunu ifade etmeye çalışıyorum. Daha baştan siyaset kurumunun önde olması gerekiyordu. İlişkilerin öyle yürütülmesi gerekiyordu. BDP’ye öncelik verilmesi gerekiyordu.

    İrfan Aktan: Sizce mevcut süreç, bu yöntemle devam ederse nasıl nihayetlenir?

    İsmail Beşikçi: Ben zaten bu görüşmelerden umutlu değilim. Olumlu bir sonuç çıkacağını düşünmüyorum. Tabii Kürt sorunu tek başına Türkiye’yi, İran’ı, Irak’ı veya Suriye’yi değil bütün Ortadoğu’yu ilgilendiren bir sorun. Devletin sorunu çözme diye bir niyetinin olmadığı kanısındayım. Başbakan, Kürd sorunu yoktur diyor. O zaman görüşülen konu nedir? Görüşülen konu PKK’nin silah bırakması. Karşılığında bir şey verileceği kanısında değilim. Başbakan, sorun çözüldü diyor.

    İrfan Aktan: Öcalan aslında Demokratik Konfederalizm tezinde, dört devlet arasında bölüşülmüş olan Kürdistan’ın ulus-devlet sınırlarına müdahale edilmeden ama bu sınırları anlamsızlaştıracak sosyo-ekonomik ve siyasal tedbirlerle yeniden dizayn edilebileceğini söylüyor.

    İsmail Beşikçi: “Türkiye parçalanmasın, İran, Irak, Suriye parçalanmasın!” Peki, Kürdistan mı parçalansın? Daha doğrusu bölünmüş, parçalanmış, paylaşılmış Kürdistan böyle mi kalsın? Bu mu denmek isteniyor? Bu yanlış bir tutum. Kürt sorunu günümüze kadar çözülemeden geldiyse, bunun temel nedeni Kürdistan’ın, parçalanması ve paylaşılmasıdır. Siz bunu kavramak durumundasınız. Böyle bir felaket Kürtlerin başına nasıl getirilmiş? Bu felaket günümüze kadar nasıl kendisini koruyarak getirilebilmiş? Siz şimdi böyle bir konu yokmuş gibi davranıyorsunuz ama temel belirleyen budur. Bugün Avrupa Konseyi’nde Monako, Andorra gibi, nüfusu 40–50 bin civarında olan devletler var ve bunlar Kürtlerin geleceğini belirliyor. Bunlar “Kürtler bağımsız devlet olamaz, Ortadoğu’da sınırların değişimine karşıyız” diyebiliyorlar. Bu devletler, Kürtlerin geleceğini belirleme hakkını kendilerinde nasıl bulabiliyor? Bunu dikkate almadan politika geliştirmeye çalışmak doğru değil.

    İrfan Aktan: Eğer halkların kendi kaderlerini tayin hakkı varsa, Kürtler kaderlerini ulus-devlet dışında bir formülle tayin etmek istiyor olamaz mı?

    İsmail Beşikçi: Bir ay kadar önce Birleşmiş Milletler’de Filistin, gözlemci devlet statüsü aldı. Bu kararı dünyada herkes alkışladı. Türkiye’de de sağcılar, solcular, liberaller alkışladı. Filistin “23. Arap devleti” veya “BM’ye üye 209. devlet” oldu. Ama Kürtlere sıra geldiği zaman “devlet zaten iyi bir şey değildir, devlet kötüdür” deniyor. Bu tutumu ahlaki bulmuyorum.

    İrfan Aktan: Sizce Öcalan ne yapmak istiyor?

    İsmail Beşikçi: Ben bu konuda söyleyeceğimi söyledim.

    Abdullah Öcalan, tutsak olduğunun bilincinde olmalıdır. BDP Abdullah Öcalan’ın tutsak olduğunu bilmelidir. PKK’nin Avrupa kanadı, Qandil’deki yöneticiler, Demokratik Toplum Kongresi, Abdullah Öcalan’ın tutsak olduğunu bilmelidir. PKK kurumlarının durmadan Abdullah Öcalan’ı işaret etmeleri bir zaaftır. Abdullah Öcalan’ın da “ille de ben ön planda olayım” tutumunda olması bir zaaftır.

    İrfan Aktan: Sizce Öcalan, PKK’nin sınır dışına çıkması talimatını verirse, PKK buna uyar mı?

    İsmail Beşikçi: Hiçbir kazanım elde edilmeden böyle bir talimat verilmemelidir.

    Başbakan, Recep Tayyip Erdoğan’ın Filistinliler söz konusu olduğu zaman, Bosna’daki Müslümanlar söz konusu olduğu zaman, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti söz konusu olduğu zaman, ne gibi haklar, özgürlükler istediğini biliyoruz. Kürdler için bu hakları ve özgürlükleri neden istemediği sorgulanmalıdır.

    AKP hükümetinin bu konularda bazı adımlar atması, örneğinin, TRT-6 küçümsenecek bir adım değildir. Ama, düşünelim ki Saddam Hüseyin’in Irak’ında bile bu haklardan, özgürlüklerden daha fazlası vardı. Bugünkü İran’da da öyle. Kürdlere kendi coğrafyalarında “seçmeli ders” bir hak olarak kabul edilebilir mi? Kürdçe seçmeli ders Türkler için düşünülmelidir.

    İrfan Aktan: Eğer Kürtler baştan beri bağımsız Kürdistan tahayyülüyle mücadele yürütselerdi, şu anda nasıl bir noktada olurlardı?

    İsmail Beşikçi: 1920’lerde, Milletler Cemiyeti döneminde Kürdistan’ı nasıl bölünüp parçalandığını kavrayarak politika geliştirmek lazım. Siz hep Türkiye’nin, Irak’ın, İran’ın hassasiyetini düşünüyorsunuz. Hâlbuki 40–50 milyon Kürt’ün de hassasiyeti olmalı. 50 bin nüfuslu bir devletin sizin kaderinizi belirleme hakkına sahip olması bir sorundur. Ama sizin tutumunuzdan, bunları sorun olarak görmediğiniz anlaşılıyor.

    İrfan Aktan: Kürt hareketi demokratik özerklik talep ediyor. Bu gerçekleştiğinde Kürtlerin sorunları çözülmüş olmayacak mı?

    İsmail Beşikçi: Olmaz. Sen eğer “devlet istemiyorum” dersen, buna sahip de olamazsın. Ama istediğin zaman, bunu yaşama geçirmek için mücadele edersin.

    Kürd sorunu bu kadar ağır yaşanıyorken ulus-devleti aşmak, sadece seni Kürdlükten koparır. Bir yere de varmazsın, dünyanın sorunlarına çözüm aradığını düşünürsün. Ama, Kürd çocukları, her sabah, ”Türküm, doğruyum… Varlığım Türk varlığına armağan olsun” şeklinde bağırtılmaya devam eder. Belediye meclislerinin dörtte üç üyesi sizden olur, ama, bir Kürd şairinin, yazarının, siyaset adamının ismini bir caddeye veremezsin. İnsanı ütopyalar üretmesi güzel, ancak, somut durumlardan da kopmamak, onlar yokmuş gibi davranmamak gerekir.

    İrfan Aktan: Sizce Kürtler bağımsız devlet istiyor mu?

    İsmail Beşikçi: Kürtler istemeli.

    İrfan Aktan: Öcalan, 2009’da sizin bu söylediklerinize şöyle bir yanıt vermişti: “İsmail Beşikçi yazısında kırk milyon Kürt var, Kürtlerin de bir devletinin olması gerektiğini söylüyor. Olaya devletçi yaklaşıyor. Anlıyorum onu, İyi niyetlidir, dürüsttür. Devlet istemelisiniz mesajını veriyor. Ama benim ne demek istediğimi tam anlamıyor. Devlet halklara özgürlük getirmez.”

    İsmail Beşikçi: Bu yanlış bir tutum. “Devlet halklara özgürlük getirmez” diyorsun ama Türkiye, İran, Irak, Suriye diye devletler var. Sen bu devletler karşısında kendi hakkını, hukukunu nasıl koruyacaksın? 16 Mart 1988’de Halepçe’de Saddam Hüseyin, Kürtlere soykırım uyguladı. O sırada 53 üyeli İslam Konferansı Kuveyt’te toplantı halindeydi. Sonuç bildirgesinde, Halepçe’ye ilişkin küçücük bir atıfta bile bulunulmadı. Ama Bulgaristan’ın, Türklerin isimlerini değiştirilmesi kınanıyor, Batı Trakya’daki Türkler, Türkiye’deki alfabeyi kullanamadıkları için Yunanistan kınanıyor. Bunlar devlet işte! Zehirle gazla binlerce insanın öldürülüyor ama sesini kimseye duyuramıyorsun. Bu anlayışlarla mücadele edebilmek için senin de böyle bir birime ihtiyacın var. Yoksa ezilirsin.

    İrfan Aktan: Ama Kürtler devlet kurmak istemedikleri için devletsiz kalmış değil. Öyle bir güçleri yok…

    İsmail Beşikçi: İşte ben de bu yüzden 1920’lerden itibaren oluşturulan uluslararası güç koalisyonunun anlaşılması gerektiğini söylüyorum. Kürtlere küçücük bir statü bile verilmeden oluşturulmuş bir statüko var. 1920’lerde Kürdistan üçüncü defa bölünüp paylaşıldı. İlk bölünme 16. yüzyılda, Şah İsmail’le Yavuz Sultan Selim arasındaki savaşta oldu. İkincisi İran Kürdistanı’nın Kuzey kesimlerinin 19. yüzyılın ilk çeyreğinde İran-Rus savaşları sonunda Rusya’nın denetimine geçmesiyle yaşandı. Son otuz yıllık savaşta da aşiretler bölündü, aileler bölündü. Bir kardeşin korucu, diğerinin gerilla olduğunu görüyoruz. Demek ki bir ulus, tarihinde belirli bir dönemde bölünmenin ve paylaşılmanın hedefi olduğu zaman, bu, durmadan kendini üreten bir durum yaratır. Eğer sen sürekli bölünme, parçalanma ve paylaşılmanın hedefi oluyorsan, sende bir zaaf vardır. Düşman güçler bu zaaftan yararlanıyor. Kürtler bunun bilincine varmalı. Niye adımız sadece “terör” denince anılıyor? Kürtler bunu düşünmeli.

    İrfan Aktan: MİT-Öcalan görüşmelerinde belli bir mutabakata varıldığı söyleniyor…

    İsmail Beşikçi: Ama Başbakan bu süreçte Kürt sorunu yoktur diyor. Yoğun biçimde operasyonlar sürüyor. O zaman nedir varılan mutabakat? Sorun bu kadar ağırken, Başbakanın bu kadar rahatça “Kürt sorunu yoktur” diyememesi gerekir.

    İrfan Aktan: Silahlı mücadelenin miadını doldurduğunu söyleniyor. Siz PKK’nin silahlı mücadelesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

    İsmail Beşikçi: Bu, devletin katı tutumuyla ilgili bir durum. Devlet, resmî ideoloji çok belirgin. Resmî ideoloji değişmiyor. Siz hâlâ çocuklarınıza, içinde w, x, q olan isimleri veremiyorsunuz. Kürd şairlerinin, yazarlarının isimlerin, Kürd şehirlerinde bir caddeye, parklara, bahçelere veremiyorsunuz. Bunlar, Türk geleneklerine aykırıdır, deniyor. Veya bu harfler Türk alfabesinde yoktur, deniyor. Bu, şunca mücadeleden sonra Kürtleri bir halk, Kürtçeyi de bir dil olarak tanımadığınız anlamına gelir. Kürtlerin davranışını belirleyen, devletin katı tutumudur.

    Devlet, Kürdleri halk olarak tanımıyor ama, Abdullah Öcalan’ı tanıyor. Abdullah Öcalan’la konuşuyor. Burada bir çelişki yok mu? Bizzat PKK lideri Abdullah Öcalan bu çelişkinin bilincinde olmalıdır. BDP bu çelişkinin bilincinde olmalıdır. PKK’nin, Avrupa kanadı, Qandil’deki yöneticiler, Demokratik Toplum Kongresi, KCK, bütün Kürd kurumları, bu çelişkinin bilincinde olmalıdır. Türk basını, Türk yazarlar, Türk araştırmacılar da öyle.

    İrfan Aktan: Ama hükümet diyor ki, eğer silahlar bırakılırsa, bu tür “tali” meseleler çözülür…

    İsmail Beşikçi: 1999–2004 yılları arasında gerilla sınır dışındaydı. Silahlar susturulmuştu. Ama o dönemde de devlet hiç adım atmadı, şimdi de atmıyor. “Kürt sorunu yoktur, sorun PKK’nin elindeki silahlardır” deniyor. “TRT 6 var. Cezaevinde aileler kendi dillerinde konuşabiliyor. Bu ufak pürüzler vardı, onları da kaldırdık. Sorun kalmadı.” deniyor. Hâlbuki sorun vardır ve çok ağırdır.

    İrfan Aktan: Sizce devletin uzun vadedeki Kürt politikası nedir?

    İsmail Beşikçi: Kürtleri Türklüğe asimile etmek devletin temel politikasıdır ve bu politikadan vazgeçilmiş değildir. Anadilinde eğitimin engellenmesinin temel nedeni de budur. Asimilasyona karşı Kürtler kendi tedbirlerini almalıdır.

    İrfan Aktan: Gerek bölgede, gerekse Türkiye’nin muhtelif yerlerine sürülmüş olan Kürtler, yıllardır gördükleri baskı ve verdikleri direnç neticesinde yorulmuş görünüyorlar…

    İsmail Beşikçi: Dünyanın en uzun ulusal kurtuluş mücadelelerini hatırlayalım. Cezayir’de 1954-1960, Vietnam’da 1960-67 yılları arasında… Afrika’da Portekiz sömürgesi olan Angola, Mozambik’te silahlı mücadeleler iki-üç yıl içinde başarıya ulaştı. Ama Kürt mücadelesi otuz yıldır sürüyor. Aslında 19. yüzyılın başından beri sürüyor bu mücadele. Tabii halk yorulmuş olabilir. Ama devletin bu anlayışıyla, ancak, Kürt dilini ve kültürünü yaşayarak mücadele edilebilir.

    İrfan Aktan: Öcalan’ın çok sık referans gösterdiği Bakunin, Kropotkin veya Prodhon gibi anarşist kuramcılar, insanlığa devletsiz, iktidarsız bir dünya kurmayı salık veriyor. Kürtlerin bir devlet deneyimi yok ama mesela Irak Kürdistanı’nın yönetimi, özellikle yoksul Kürt kitleleri tarafından eleştiriliyor. Halkların kültürel haklarını elde etmeleri, onların sınıfsal sorunlarını çözmüyor. Dolayısıyla Öcalan’ın devletsiz bir kurtuluş tahayyülünde bulunması daha devrimci değil mi?

    İsmail Beşikçi: Değil. Böyle bir görüş, bu ortamda ancak resmî ideolojiye hizmet eder. Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde gelirin eşit dağıtılmamasını, Kürtlerin kendi mücadelesi engelleyebilir. Ama Kürtler öncelikle Araplarla, Türklerle, Farslarla sorunlarını çözmeli.

    İrfan Aktan: Gerek PKK gerekse devlet “artık barış olsun” diyor. Sizce iki taraf aynı barıştan mı söz ediyor?

    İsmail Beşikçi: Devlet, “PKK silahları bırakıp geri çekilsin” diyor. “Bunun dışında bir sorun yoktur” diyor. Devletin barıştan kastı budur. PKK de demokratik, millî haklar konusunda ısrarlı. İki tarafın barıştan kastı farklıdır. Müzakere deniyor ya, işte bu iki farklı görüşü uyuşturmaya çalışmalılar.

    İrfan Aktan: Sizce uyuşur mu?

    İsmail Beşikçi: Çok zor. Kısa zamanda sonuç alınacağını zannetmiyorum. Devletde bu niyet yok.

    İrfan Aktan: Tarihsel sürecin aynasından bakınca, sizce bir gün Kürdistan kurulacak mı?

    İsmail Beşikçi: Kürtler, haksızlıkların bilincine varıyor. Bu bilinç halkta geliştiği zaman uluslararası nizam 1920’lerde olduğu gibi anti-Kürt tutum içinde olmayacaktır. Benim kanımca 21. yüzyılda Kürtler daha büyük kazanımlar yaşayacaktır.

    İrfan Aktan: Yani Kürdistan kurulur mu?

    İsmail Beşikçi: Evet, önemli olan bilinçtir. Bilinç geliştiği zaman sen de “istemiyorum” demeyeceksin. İsteyeceksin. İstediğin zaman da kazanırsın.

    Aslında Kürdler, en azından federasyon gibi bir siyasal birimi savunmalı. Gerilla da, bu federasyonun güvenlik gücü, zabıta gücü olmalı.

    İrfan Aktan: Bazı yazılarınızda Türk solunun milliyetçi, hatta ırkçı olduğunu söylüyorsunuz. Oysa Kürt mücadelesine destek veren Türk sol hareketleri de var…

    İsmail Beşikçi: Türk solu milliyetçidir. Eskiden Sovyetçi, Arnavutlukçu veya Maocu olan hareketler de milliyetçiydi. Profesör Birgül Ayman Güler örneğinde olduğu gibi önemli bir kısmı da ırkçıdır. Ama Kürtlere hep enternasyonalist olmayı önermişlerdir. Kürtler, Türk solunun çok etkisi altında kalmıştır. Kürdistan’ın bölünmesi, paylaşılması konusunda Kürtlerde bilinç yeni yeni gelişiyor. Hâlbuki bu bilincin çok önceden gelişmesi gerekirdi. Bu gecikmenin sebebi, Türk solunun etkisiyledir. 1960’ların en büyük sloganı “Bağımsız Türkiye”ydi. Bağımsız Irak, bağımsız Suriye, bağımsız İran… Ee, Kürtler nerede duracak o zaman? Emperyal güçler, Büyük Britanya ve Fransa’nın 1920’lerde, Milletler Cemiyeti döneminde en kalıcı, en kapsamlı en derin operasyonu, Kürdistan’ın ve Kürdlerin bölünmesidir, parçalanmasıdır, paylaşılmasıdır. Bunu emperyal güçler, Ortadoğu’nun iki köklü devleti ile birlikte gerçekleştirmişlerdir. Bu dört güç 1920’lerde Kürdlerin, Kürdistan’ın üzerine birlikte çullanmışlardır.

    http://www.birgun.net/politics_index.php?news_code=1360576008&year=2013&month=02&day=11

    http://netewe.com/index.php?id=4049

  4. : رۆژپڕێس | Rojpress
    6 كانونی دووه‌م 2014 له‌ 03:23

    Öcalan: ‘İsmail Beşikçi Kürtlerin Ziya Gökalp’idir’
    Gönderen: rizgarionline Tarih: 21.11.2008 Saat: 23:12
    Katkıda Bulundu rizgarionline

    Rizgarî Online/ Avukatları ile olağan haftalık görüşmesini gerçekleştiren Abdullah Öcalan, İsmail Beşikçi’nin; Özgür birey nasıl belirir? başlıklı, (Öcalan’ın avukat görüşme notlarınıda değerlendirdiği) yazısından sonra, “İsmail Beşikçi, benim devlete karşı görüşlerimi bilmiyor mu? Neden böyle konuşuyor? İsmail Beşikçi Kürtlerin Ziya Gökalp’idir. Ziya Gökalp Türkler için neyse İsmail Beşikçi de Kürtler için öyledir. Beşikçi Durkheim sosyolojisinden, Marksizmin en katı halinden ve Ziya Gökalp’ten etkilenmiştir. Kendisi katı bir pozitivisttir. Bunlar hiç değişmiyorlar” dedi.

    Özgür Gündem`in kaydettiğine göre, 21 Kasım 2008 tarihli olağan haftalık görüşmesinde Öcalan ayrıca, cezaevinde yaşadığı sorunlara ilişkin, Radyom halen sorunlu. Ancak ayakta özet haberleri dinleyebiliyorum. Gazeteleri veriyorlar ancak önemli haberleri keserek veriyorlar. Gazeteler, gazete olmaktan çıkıyor, anlamı kalmıyor. Okuduğum kitabı değiştirmek isteğim ancak dört beş gün sonra yerine getirilebiliyor. Bu sıkıntılar devam ediyor. Bu durumlar gerginliğe neden oluyor. Bu hücre cezası 10. hücre cezası oldu. Bunun nedenlerini anlatmaya çalışacağım. Neden bana bu hücre cezaları veriliyor, buna yoğunlaştım. Bu hafta odamı tekrar aradılar. Tuhaf bir aramaydı. Her tarafı dağıttılar, 12 saatte ancak düzeltebildim. Oysa daha yeni aramışlardı. Bunu niye yaptılar bilmiyorum. Ancak burada yaşananların idareyle bir ilgisi yok. Onları aşan bir durum, idare kendisine söyleneni yapıyor. Burada yaşananlar direk Başbakan’ın bilgisi dâhilinde yapılan şeyler. Burası Kriz Merkezi’nce yönetiliyor ve Başbakan’ın sorumluluğundadır.’ dedi.

    Beni tasfiye edemediler

    MGK eski sekreteri Tuncer Kılıç benim için ‘onu her gün öldürüyoruz’ demişti. Bu politikalar merkezidir. Benim bunlara karşı direnmem klasik tarzda olmaz. Klasik ölüm orucuna girmek istemem, benim sorumluluklarım var. Onlar da bunu bildikleri için üzerime geliyorlar. Benim esnek bir iradem var. Bunu kolay kolay kıramazlar. Onlar da bunun farkındadır. Bunlar sanıyorum beni toplumsal bir fenomen olarak, toplumsal bir kişilik olarak görüyorlar. Beni, kendi politikaları önünde engel olarak görüyorlar. Bunların burada yaptıkları kendi politik çaresizliğinin, bitmişliğinin bir sonucudur. Ergenekon’un da deşifre edilme sebebi İmralı politikalarıydı. Beni buraya getirdikleri zaman benimle görüştüler. Bana görüşmede, ‘bu sorunu kendi aramızda çözelim’ dediler. Bu söylem bana mantıklı geldi. Ben de zaten bunu söylüyordum. ‘Bu sorunu kendi aramızda çözelim’ diyordum. Bu nedenle bu söze itibar ettim, ciddi görünüyorlardı. Ama zaman gösterdi ki bunlar dürüst ve ciddi değiller, oyalama ve taktiksel yaklaşmışlar. Herhalde bunlar devlete ‘Apo’yu kontrol altında tutuyoruz. Apo’yu ve PKK’yi bitiriyoruz, tasfiye ettik, ediyoruz’ diyorlardı. PKK’yi denetim altına almaya çalışıyorlardı. PKK içerisinde bazı kişilerle ilişki halindeydi. Veli Küçük onlar, ‘PKK bizim kontrolümüzde, PKK’yi bitiriyoruz’ diyordu. Ama sonra gördüler ve anladılar ki, beni tasfiye edememişler, bitirememişler. İngiltere fark etti ki, böyle bir şey yok. PKK kontrolde değil. Tolon onlar İmralı sistemini inşa eden kişilerdi. Bu nedenle bunların tasfiye sürecini başlattılar. Ergenekon’un tasfiyesi benimle ilgiliydi, ben bitirilmek isteniyordum ama beni bitiremediler, kontrol altına alamadılar, bunu anlayınca da Ergenekon’un tasfiyesi sürecini başlattılar.’

    İmralı proto Guantanamo’dur

    ‘Ben buraya getirildiğimde İngilizler, benim hakkımda iki söz söylemişlerdi; ‘Öcalan kaynar kazana konuldu’ değerlendirmesi yaptılar. Kaynar kazan İmralı sistemiydi. Yani kazan kaynayacak ve içinde her türlü şey olacaktı. İmralı sistemi İngiliz planıydı. Buraya proto Guantanamo diyorum. Diğer bir söz de ‘dar bir alanda it dalaşı, it boğazlaşması olacak’tı. Yani dar alan burasıydı, burada taraflar boğuşacak şeklinde düşünüyorlardı. İmralı sistemiyle Türk-Kürt çatışması yaratılmak isteniyordu. Nasıl bir boğuşma, it boğuşması. İşte beni buraya getirip bizi birbirimize düşürüp böylece kontrol altına almaya çalıştılar ama ben bunu da boşa çıkardım. Darbe de yapmak istediler, yapamadılar. Konjonktür buna uygun değildi, izin vermediler. Bu sistemi neden geliştirdiler; İngilizler, beni iyi tanıyorlar, iyi biliyorlar. Birçok ajanlarını gönderdiler, bizden geçtiler. Benim denetim altına alınamayacağımı, denetim altına girecek bir kişilik olmadığımı tespit ettiler. Yani modern kişilik dedikleri, dayattıkları kişiliği kabul etmeyeceğimi iyi biliyorlardı, bunu tespit ettiler. Yani beni modernize edemeyeceklerini, modernitenin kalıplarına hapsolacak bir kişilik olmadığımı anladılar. Bu nedenle beni gözden çıkardılar. Onlara göre modernize, kontrol altına alınmak, kapitalist modernizenin denetimine girmektir. Ben savunmalarımda kapitalist moderniteyi açıyorum. Daha derinlikli tartışıyorum. Ben kapitalist modernitenin denetimine girmeyerek onlar için tehlike oluşturdum, bu nedenle İmralı sistemi geliştirildi. Daha önce de ta ’90’lı yılların başında bunu fark ettiler. Doğan Güreş de ’92’deki o büyük operasyon için İngiltere’den icazet aldı. Şimdi de aynı şeyi yapıyorlar. Türkiye’ye ‘PKK’yi bitirin, bitirebilirsiniz’ diyorlar. Bu bir oyundur.’

    Osmanlar değişimi anlayamadı

    ‘İlk savunmam olan İmralı savunmamda da -ki bu en yumuşak savunmamdır- hâkime okuduğum savunmamda bunları belirttim. Demokratik Cumhuriyet’i değerlendirdim, hâkime de ifade ettim. Demokratik uzlaşının olması gerektiğini söyledim. Çağımızın çözümünün demokratik uzlaşı olduğunu dile getirdim. Bunun gerekli olduğunu, bu anlaşılmazsa sorunun çözümsüz hale geleceğini belirttim. Ama anlamadılar. Onlar anlamak istedikleri gibi yorumladılar. Osman, Botan ve ayrılanlar da bunu yanlış yorumladı. Osman’ın kişiliği iyi incelenirse daha iyi anlaşılır. Osman, Botan, ayrılanlar değişimi anlamadılar. Zannettiler ki Amerika gelince her şey düzelir. Tabi bunlar iktidar, ideoloji nedir, ideoloji nasıl örülür, iktidar nasıl oluşturulur, bilmiyorlar. Bilgileri ve teorileri buna yeterli değil. Ben o zaman da söylemiştim. Bu stratejik-taktik değişimdir. Demokratik Cumhuriyeti daha sonraki savunmalarımda daha derinlikli daha kapsamlı açtım. Kani, Osman onlar da bunu yanlış yorumladı. Demokratik uzlaşıyı Amerika’nın, onun bunun denetimine girmek olarak yorumladılar. Bunların hepsi İngiliz oyunları, İngiltere dayatmaları, Başbakan bunlara uyuyor. Bu İngiliz oyunlarının tarihsel bir geçmişi var. Bütün Ortadoğu’yu, İslam âlemini nasıl denetim altında tutacaklarına ilişkin politikaların sonucudur. Türkiye’deki bankaların bile çoğu yabancıların eline geçmiş. Bunlar Duyyun-i Umumiye’den daha kötü bir durumdur. İngilizler, Osmanlı devletini nasıl paylaşacağının, nasıl denetimi altına alacağının hesabını yapıyordu. Daha sonra da Almanların da Osmanlılara etkisi oldu.’

    M.Kemal Demokratik Cumhuriyet istiyordu

    ‘Mustafa Kemal bütün bunları biliyordu. O dönem bunlar Mustafa Kemal’i denetim altına almak için yapıyorlardı. Mustafa Kemal bunları gördü, bu oyunları boşa çıkarmaya çalıştı ama İngilizler, Mustafa Kemal’in hareket etmesine izin vermediler bu nedenle ancak Cumhuriyeti ilan edebildi, daha ileriye gidemedi. Mustafa Kemal, düşünsel anlamda Demokratik Cumhuriyet’i istiyordu. Ancak bunu uygulamaya teorik ve pratik gücü yetmiyordu. Mustafa Kemal’i suçlamıyorum. O dönemki ilim de buna müsait değildi. Mustafa Kemal bu nedenle ulusalcılığı aşamadı. Kaynağını hatırlamadığım bir yerde, Mustafa Kemal ölüm döşeğinde iken İngiliz elçisini çağırmış; ‘alın bu devlete ne yapmak istiyorsanız yapın’ demiştir. İlginç olan Mustafa Kemal ölüm döşeğindeyken bunu yapıyor. Ben bu sözün nedenini çok düşündüm. İlginçtir Kopernik ölümünden iki gün önce sorduklarında ‘dünya dönüyor, dönüyor’ demiştir. Bunu daha önce söyleseydi başına gelecekleri; çok zor durumda kalacağını, zor koşullarda yaşayacağını, hatta öldürüleceğini biliyordu. Mustafa Kemal de ancak ölüm döşeğindeyken İngiliz elçisine ‘alın bu devleti ne yapmak istiyorsanız yapın’ diyebiliyor. Daha önce, üç yıl, bir yıl önce söyleyemezdi, söyleseydi başına gelecekleri biliyordu. Zaten 57 yaşında öldü! Önemli nokta, savaş 2. Dünya Savaşı başlarken ölmesiydi. Onun ölümü de en az Ecevit’in ölümü kadar ‘vakıa olarak’ önemlidir. İngilizler Mustafa Kemal’i çok iyi tanıyordu. Mustafa Kemal de İngilizlerin gücünü biliyordu. Bir ara İnönü’yü Başbakanlık’tan aldı, sonra çocuklarına miras bıraktı. Bu, İnönü’ye duyduğu saygı gereğiydi. Mustafa Kemal daha ölüm döşeğindeyken İnönü’nün ölüm haberini alıyor. O da İnönü’nün çocuklarına miras bırakıyor. Sonra İnönü’yü peygamberleştirmeye çalıştılar.’

    Beşikçi Kürtlerin Ziya Gökalp’i

    ‘İsmail Beşikçi, benim devlete karşı görüşlerimi bilmiyor mu? Neden böyle konuşuyor? İsmail Beşikçi Kürtlerin Ziya Gökalp’idir. Ziya Gökalp Türkler için neyse İsmail Beşikçi de Kürtler için öyledir. Beşikçi Durkheim sosyolojisinden, Marksizmin en katı halinden ve Ziya Gökalp’ten etkilenmiştir. Kendisi katı bir pozitivisttir. Bunlar hiç değişmiyorlar. Şimdi Güney’de Kürt devleti kurulmakla Kürtler özgürleşecek mi? Hayır. Amerika her şeye hâkim. Bunlara göre Kürt mücadelesi eşittir Kürt milliyetçiliği, Kürt milliyetçiliği eşittir Kürt devleti. Her şeyi böyle görüyorlar. O çok güvendiği adamları Güçlü, Kotan onlar nerede? Buraya gelen avukat Ahmet Zeki Okçuoğlu nerede? Suriye’de İran’da Irak’ta Türkiye’de ayakta olan, direnen bizleriz. Bunların bir eylemi, bir tepkisi var mı? Bir miting bile yapabiliyorlar mı? Hayır. Ben Cumhuriyet’e karşı olmadığımı söyledim. Ne var bunda, yanlış mı? Yanlış bunun neresinde? Cumhur halk demek, Cumhuriyet de cumhurdan geliyor. Eğer insanlar özgürce bir arada yaşayabileceklerse bu durumda ben bölünmeye karşıyım. İsmail Beşikçi’ye söylüyorum, her bölünme devrim değildir. Onlara göre bir devlet kurulsa her şey biter, sorun çözülür! Ermenileri Anadolu’dan çıkartarak Ermenistan’a sıkıştırdılar. Size devlet kurduk dediler, sorun çözüldü mü? Hayır. Bunlar gerçek Ermeniler değil. Gerçek Ermeni halkından kopuk bir devlet. Şimdi de Kürtleri Güney’e sıkıştırıp sorunu çözdük diyecekler! Ama bunlar gerçek Kürtlerden uzak bir devlet. Hepsi sahte devletçikler. Güney’de kurulan devlet, gerçekten Kürt devleti mi olacak! Kürt halkını Amerika mı temsil edecek? Talabani Barzani mi temsil edecek? Hayır. Hiçbirisi Kürt halkını temsil edemez. Ben de temsil etmem. Kürt halkı kendi kendisini temsil eder. Kürt halkının tercihi ne Apo, ne Talabani ne Barzani ne o ne bu? Kürt halkının tercihi kendi özgür iradesidir’ şeklinde konuştu.

    Teslim olmadım olmam da

    ‘Ama ben burada da hiçbir zaman teslim olmadım, olmam da. İsmail Beşikçi bunu iyi bilsin.’ diyen Öcalan, şunları dile getirdi: ‘Beni burada hangi koşullarda yaşıyor sanıyor. Burada, odamın penceresinden görünen iki ağaç vardı, şimdi yok, iki gün önce onları da kestiler. Bunu aslında anlatmak istemiyordum ama artık anlatıyorum. Bu ağaçları niye kestiler? Bu ağaçlara kuşlar konuyordu, kuş cıvıltıları oluyordu, rüzgâr estiğinde hareketleniyordu, yeşillikti, benim bunları, canlı varlıkları görmemi istemiyorlar. Bu nedenle kestiler, baktığımda artık ağaç göremiyorum. Benim bir ağacı bile görmeme tahammül edemiyorlar. Yine geçen gün odamı darmadağın ettiler. Bütün evraklarımı, mektuplarımı dağıttılar. Mektuplarımı bağlayacak bir ip bile bırakmadılar, parçaladılar. Bu dağınıklığı düzeltene kadar ayakta kalacak halim kalmadı. Teslim olsam durum böyle mi olurdu? Ben burada bu koşullarda her gün zehir yerim ama Amerika’nın, İngiltere’nin ve hiçbir gücün denetimine girmem. Burada olmamın sebebi de onların denetimine girmediğimdendir.’

    Marksizmi aştım

    ‘Marksizmi aştığımı söylemiştim. Milliyetçiliğin Marks’ı bile etkilediğini söylüyorum. Marks’ın yaptıkları İngiliz ve Alman milliyetçiliğini aşamadı. Milliyetçiliğin de İbrani kabileciliği tarafından oluşturduğunu söylüyorum. Yani bir kabile milliyetçiliği olduğunu söylüyorum. Şimdi ben kendi milliyetçiliğimi dayatırsam sen kendi milliyetçiliğini dayatırsan sorun çözülür mü? Ben bunu aşmaya çalışıyorum. Bu milliyetçilik nasıl Marks’ı denetimi altına aldıysa beni de denetim altına almaya çalıştı. Ama ben, Marks’ı ve Lenin’i aştım çok daha derinlikli düşüncelere ulaştım. Ama Beşikçi onlar bunları aşamadılar. Ben her türlü milliyetçiliğe, bilimciliğe, dinciliğe, cinsiyetçiliğe karşıyım.

    Alman ve İngiliz milliyetçiliği Türk milliyetçiliğini de etkilediler. Türkiye’de Türkçülüğü savunanlar Türk mü? Yönetim kademesindekiler; Şu anki Araplar, gerçek Araplar mı? Şu anki Kürtler gerçek Kürtler mi? Hayır. Bunların hepsi yapay, sahtedir. Türkeş onları ortaya çıkardılar, sonra da bu İngiliz milliyetçiliği Erbakan’ı devirip, Demirel onları iktidara getirdiler. Otuz yıldır da bugünkü iktidar için hazırlık yaptılar. Otuz yıldır iktidarda olan İngiliz kliğidir. Melik Fırat, Şeyh Said’in torunu. Ancak Şeyh Said’in mirasını yedi, kırk yıl milletvekilliği yaptı, Kürtler için ne yaptı? Hiçbir şey yapmadı. Ben Şeyh Said’e saygılıyım. Şeyh Sait’le ilgili çözümlemelerim var. Melik Fırat, Şeyh Said’in mirasını satmıştır.’

    Siyaset felsefesi yapıyorum

    Öcalan, şöyle devam etti: ‘Ben daha önce de buradan liderlik yapmadığımı, yapamayacağımı belirtmiştim. Bunun doğru olmayacağını söylemiştim. Zaten doğru da bulmuyorum. Çünkü ben biliyorum ki demokrasi, bir kişiyle gelmez. Bir kişinin söylemesiyle, bir kişinin talimatıyla demokrasi oluşmaz. Ben dâhil Kürt halkı kimseye tabi olmasınlar. Halk kendi öncülerini seçer, öncü görevini layıkıyla yerine getirmezse onu değiştirir, bir başkasını seçer. Ama ben bir siyaset felsefecisiyim, siyaset bilimcisiyim. Kendimi siyaset teorisyeni olarak tanımlayabilirim. Benim bilgi birikimim, siyaset teorisyenliğimi gösteriyor. Ben bu nedenle buradan düşüncelerimi ifade ediyorum. İnsanlar bunları kullanıp değerlendiriyorsa bu onların kendi özgür tercihleridir. Ben kimseye benim için eylem yapın demedim. Ama İran, Irak, Suriye ve Türkiye’de bu kadar insan sokaklara dökülüp kendi ağızlarıyla Apo diyorlar. Ben bunları yapın demedim. Ama bu insanlar beni gönüllerine yerleştirmiş. Buradan benim için eylem yapan, tepkilerini ortaya koyan insanlara da şunu ifade ediyorum; siz benim için bu demokratik tepkinizi ortaya koymuyorsunuz, kendiniz için bu tepkileri ortaya koyuyorsunuz. Kürt halkı benden çok daha acınacak haldedir. Benim bütün amacım Kürt halkına demokrasiyi özümsetmektir, onları yönetmek değil, kendi kendilerini yönetecek duruma gelmelerini sağlamaktır. Halkımıza da vasiyetimdir. Kimseye tabi olmasınlar, kendi özgür iradeleriyle hareket etsinler, karar versinler, bu ben olsam bile.’

    Muaviye karşı İslam yarattı

    ‘Gazetede Adnan Oktar’ın benimle ilgili ilanını gördüm. İlginçtir ideolojik bir şekilde bana saldırmaya çalışıyor. Bunları kendi başına yapmıyor. Tabi burada anlaşılması gereken bunların dinle alakalarının olmadığıdır. Bunların gerçek amacı din değildir, İslamiyet değildir, iktidarı ele geçirmektir. Bunların gerçek İslamiyet’le bir ilgileri yok. Bu konuyu savunmalarımda 3.Cilt, Özgürlük Sosyolojisinde çok derinlikli ele aldım. Bu savunmamda kişilik olarak Hz. Muhammed’i çok değerlendirdim. O’nun önemini belirttim. Benim bu konudaki fikrim şudur; Muaviye ile beraber Hz. Muhammed İslamcılığı (gerçek İslam) kaybetmiştir. Hz. Muhammed’in gerçekleştirdiği bir devrimdir. Ondan sonraki İslamiyet gerçek İslam değildir. Ben buna Karşı-İslam diyorum, ben bu kavramı kullanıyorum. Bugün de hâkim olan Karşı-İslam’dır. Karşı İslam, Muhammed dönemindeki İslamiyet’le uzaktan yakından alakalı değildir. Hz. Muhammed’in Medine’de kıldığı ilk namaz, ilk demokratik eylemdir. Hz. Muhammed döneminde camiler, demokrasinin geliştiği, sorunların demokratik şekilde çözüldüğü yerlerdir. Buradan da halkımıza sesleniyorum; bugün de camiler demokrasinin geliştirildiği yerler olmalıdır. Ama Adnan Oktar onlar sahtekârdır, sonra mankenlerle de kadınlarla da ilişkisi ortaya çıkmıştır. Kitaplarını son derece kaliteli kuşe kâğıtlara basıyorlar. Nereden getiriyorlar bu parayı, bunların hepsini Amerika veriyor. Aslında kitapları da kendisi yazmıyor, birileri yazıyor o sadece altına imza atıyor. Müslüm Gündüzün de kullanılan biri olduğu ortaya çıktı. Bunlar halkımızı aldatıyorlar. Bunlar evanjelistler tarafından denetleniyor. Amerika’da biliniyor, evanjelist diye bir akım var. Üç dinin sentezini amaçlıyorlar. Bunlar İngilizlerin adamıdır, hepsi uluslar arası ajandır.’ Alevilik konusundaki düşüncelerini de bir kez daha dile getiren Öcalan, ‘Benim Alevilik konusundaki görüşüm şudur. Cem evi sadece ibadethane değildir. Alevilerin toplandıkları, her türlü sorunlarını paylaştıkları, çözüm ürettikleri yerlerdir.’ diye konuştu.

    Düşünsel hazzı hiçbir şeye değişmem

    ‘Cezaevlerinden mektuplar alıyorum. Mektupta da sormuşlar, ‘dayanma gücünüzü nereden alıyorsunuz?’ diye. Yani merakla burada nasıl dayandığımı soruyorlar. Ben dayanma gücümü zihnimden alıyorum. Her gün elli tane zihinsel devrim gerçekleştiriyorum. Zihnimle direniyorum. Zihinle direnmek önemlidir. Güzel yaşamak dedikleri şey, güzel vakit geçirmek, güzel yemek yemek, bunlar beni tatmin etmez. Bazıları Osman onlar bunları benimser. Ancak ben bunlara zerre kadar değer vermem. Dışarıda her gün güzel kadınlarla vakit geçirmek, güzel yemekler yemek, güzel hayat yaşamak dedikleri şeylerdense özgürlük için, özgürlük mücadelesi için burada her gün zehir içerim daha iyidir. Foucault’u diğer filozofları inceledim, şimdi de Hegel’i inceliyorum. Bunlardan aldığım hazzı, zihinsel devrimden aldığım hazzı, başka hiçbir şeye tercih etmem, beni mutlu etmez. Ben cezaevindeki arkadaşlar için de söylüyorum. Her gün zihinsel devrimlerini yaparlarsa cezaevleri dışarıdan on kat daha yaşanır hale gelecektir.’

    Kadın yaşamın kaynağıdır

    ‘Ben her fırsatta kadına ilişkin görüş belirtmek istiyorum ancak koşullarım uygun değil. Bugüne kadar kadın sorununu anlamaya ve anlatmaya çalıştım. Buna devam da edeceğim. Kadınların kendilerinin isteyerek verdiği kararlar önemli. Benim için önemli olan kadınların istediklerini hayata geçirmeleri ve bu yönlü çalışmalarını devam ettirmeleridir. Kadın eşittir yaşamın kaynağı. Kadınlar yaşamın merkezidir. Kadın olmadan yaşam olmaz. Kadınların bedenleri üzerinde kurulan sömürge bütün sömürgelerin temelini oluşturmaktadır. Kapitalist sistem de buna dayanmaktadır. Ekonomi aslında kadının işidir. Ekonominin tanımını yapayım. Eski-antik Yunan’da ekonomi kadının işidir. Bütün ekonomiyi kadın çekip çevirir. Kapitalist sistemde her şeyi erkek ele geçirmiştir. O yaptıkları makinelerle de hamburger gibi bu işi kadınların elinden aldılar. Çocuk beslemek, yemek, ekonomi doğası gereği kadının işidir, erkek ne anlar bundan. Erkek bu işi kadından alarak yaşamın kaynağını da denetimi altına almıştır. Erkek yemek yapmaktan, bunu paylaşmaktan anlamaz. Ekonomi eşittir kadın, kadın eşittir yaşamın kaynağı. Kapitalist sistem ekonomiyi kadının elinden alarak bütün dünyayı denetimi altına almıştır. Kadının özgürlüğü, dünyanın özgürlüğüdür. Kadınlar erkeklere saygı göstereceğine, erkekler kadına saygı göstersin. Yani demek istediğim özgürlük temelinde, kadın üzerinde denetim olmadan, eşit şekilde, ast üst ilişkisi olmadan bu temeldeki bir erkeğin doğruluğuna ve dürüstlüğüne güveniliyorsa, kendi özgürleşmeleri önünde bir engel olarak görülmüyorsa, o zaman bunlar anlamlı olur. Yalnızlık psikolojisini aşmaları gerekiyor. Bunu nasıl yapacaklar? Zihinsel devrimle yapacaklar. Avrupalılar bu konuda daha ilerideler. Bunu beyinlerinde çözdükleri için bir adım daha öndeler. Kadınlar da bunu zihinlerinde çözerek aşabilirler. Ben evlilik, çocuk sahibi olmak için şunu söylüyorum. Bunu bir zahmet, külfet olarak görmektense milyon kere kendisini çoğaltması olarak görebilirler, böyle bakabilirler. Kadınlar her alanda örgütlenmelerini yapmalılar. Kadınlar isterlerse dünyayı değiştirebilirler. Sorunların demokratik çözümüne katkı sunabilirler. Bu temelde Batman’daki kadın mitingini selamlıyorum.

    Cezaevlerine selamlarımı iletiyorum

    ‘Cezaevlerinden gelen mektuplar var. Ahmet Hüseyin, Kocaeli Cezaevi’nden, sanırım Suriye uyruklu. İngiltere üzerine tespitleri var. Bunlar güzel tespitler, daha da derinleşebilir. Bu konuda bir kitap da yazabilir. Selamlarımı iletiyorum. Gülizar Akın’ın mektubunu aldım. Selamlarımı iletiyorum. Yine Azime Işık-Gebze Cezaevi’nden, mektuplarını aldım. Özel selamımı iletiyorum. Siirt cezaevinden Murat ve Mardin cezaevinden Kemal Zengin’in mektuplarını aldım. Selamlarımı iletiyorum. Mektuplara cevaben bir sefer yazdım gönderilmedi. Gönderilmeyeceğini bildiğim için yazmıyorum. Selamlarımı iletiyorum. Yine Hatice Yıldırım-Bakırköy cezaevinden yazmış. Selamımı iletiyorum. Bu arkadaşlar ve tüm Cezaevlerindeki arkadaşlara selamlarımı gönderiyorum. Halkımıza, kadınlara selamlarımı iletiyorum. Baharla birlikte daha iyi gelişmelerin olacağını umuyorum.’ şeklinde konuştu. İSTANBUL

    Kaynak: Özgür Gündem, 21 Kasım 2008 tarihli Görüşme Notu

    RO/Akt: S.Welat

    http://tr.rizgari.com/modules.php?name=News&file=article&sid=16316

  5. : رۆژپڕێس | Rojpress
    6 كانونی دووه‌م 2014 له‌ 03:24

    İsmail Beşikçi’den Öcalan’a Cevap
    Nivîskar: rizgarionline Di: 30.11.2008 Sehet: 02:14
    Ji aliyê rizgarionline

    Rizgarî Online/ Avukatları ile olağan haftalık görüşmesinde( 21 Kasım 2008 tarihli görüşme ) Abdullah Öcalan, “İsmail Beşikçi, benim devlete karşı görüşlerimi bilmiyor mu? Neden böyle konuşuyor? İsmail Beşikçi Kürtlerin Ziya Gökalp’idir. Ziya Gökalp Türkler için neyse İsmail Beşikçi de Kürtler için öyledir. Beşikçi Durkheim sosyolojisinden, Marksizmin en katı halinden ve Ziya Gökalp’ten etkilenmiştir. Kendisi katı bir pozitivisttir. Bunlar hiç değişmiyorlar” şeklinde ifadeler kullanmıştı.

    İsmail Beşikçi: “Beşikçi Eleştirilerine Cevap” başlığıyla yazdığı yazıda; “… Öcalan, Eleştirileri Hazmetmek Durumundadır. Öcalan çok konuşan bir liderdir. Kanımca bu kadar çok konuşması gerekli değildir. Bunu, “Öcalan susturulsun” şeklinde yorumlamak yanlıştır. PKK lideri bunu kendiliğinden idrak etmelidir. Çünkü Abdullah Öcalan, herhangi bir cezaevindeki 300 kişiden biri değildir. Veya herhangi bir koğuştaki 30 kişiden, 40 kişiden biri değildir. Tek başına bir cezaevinde tutulmaktadır ve devletin çok yoğun, çok sıkı denetimi altındadır. Böylesine ağır bir denetim altında ne konuşabilirsiniz? Ancak devletin istediği gibi, devletin istediği şekilde konuşabilirsiniz. Başka bir olasılık var mı?…” diyor.

    İsmail Beşikçi’nin yazısının tamamı:

    Beşikçi Eleştirilerine Cevap

    İsmail Beşikçi

    Özgür eleştiri bilimin ilerlemesinin, bilimsel düşüncenin gelişmesinin, demokrasinin kurulmasının çok önemli bir şartıdır. Özgür eleştiri olmadan, düşün özgürlüğü olmadan bilim yönteminin gelişmesi mümkün değildir. Hatta, düşün özgürlüğü olmadan, düşün özgürlüğü kurumlaşmadan sosyal bilimlerin mümkün olmadığını söylemek de gerekli olmaktadır.

    Herhangi bir düşüncenin, görüşün bilimsel olabilmesi için, o düşüncenin kamuoyuna açıklanması gerekir. Kamuoyuna açıklanmayan görüşler, düşünceler bilimsel değildir. Çünkü, kamuoyuna açıklanmadığı için eleştiri süzgecinden geçmemiştir. Bir düşüncenin, görüşün kamuoyuna açıklanması, isteyen kişilerin, onu eleştirebilmesi anlamına gelmektedir.

    Eleştiri ne zaman yararlı olur?. Örneğin, siz, yazıyla, kitapla veya bir konuşmayla düşüncelerinizi açıklıyorsunuz. Sizi eleştiren kişi düşüncelerinizi kavramışsa, yazılarınızdan, kitaplarınızdan, konuşmalarınızdan alıntılar yaparak bu görüşleri, düşünceleri eleştiremeye çalışıyorsa, bu çok yararlı bir eleştiridir, eleştiri budur. Bunun hem eleştirilen kişiye, hem de düşün hayatına yararı büyüktür. Ama, sizin yazılarınız, görüşleriniz, düşünceleriniz yeteri kadar kavranmamışsa, düşünceleriniz, yazılarınız, onlardan alıntılar yapılarak eleştirilmiyorsa, sadece, yazının genelinin yarattığı bir izlenimden kalkarak tepkisel bir durum ifade ediliyorsa, bu tutumun bir yarara yoktur. Bunun eleştirilen kişiye de düşün hayatına da bir yararı olmaz. Bu tür yazılar da zaten eleştiri değildir. Bu yazılara, bu sitemlere cevap vermek anlamlı da değildir. Bu süreçten bir şey çıkmaz.

    1990’larda, Kürtlerin asimilasyonunun dile getiren yazılar yazılırdı. Bu yazılardan dolayı soruşturmalar, davalar açılırdı. Cumhuriyet Savcılığı, “asimilasyon diye bir politikamız yok, sanık Kürtlerden, Kürtçe’den söz ederek suç işliyor” şeklinde iddianameler yazardı. Biz, savunmalarımızda, asimilasyonu gösteren birçok belgeyi gösterir birçok olayı anlatmaya çalışırdık… Duruşmalar sonunda bir mahkumiyet kararı çıkardı. Bu mahkumiyet kararında, sizin olgulara ve belgelere dayalı savunmalarınız hiç dikkate alınmaz, “devletin asimilasyon politikası falan yok, Kürtlerden, Kürtçe’den söz eden sanığın su işlediği kanaatine varılmıştır” denirdi. Bu tutum neyi gösteriyor? Belgelere ve olgulara dayalı savunmaların değil, önyargıya dayalı iddiaların belirleyici olduğunu gösteriyor. Bu mahkumiyet kararı temyiz edilirdi.Temyiz başvurusunda, asimilasyon uygulamaları, daha etraflı bir şekilde belirtilirdi. Buna rağmen temyiz mahkemesi de, belgelere ve olgulara dayalı savunmaları dikkate almaz, hüküm mahkemesinin ön yargılı kararını onaylardı.

    Beşikçi’ye yapılan eleştirilerin bir kısmı böyle. Beşikçi’nin yazdıklarına değinilmiyor. Abdullah Öcalan’ın tutumuna ve düşüncelerine eleştiri yapılmasına tepki duyuluyor. “Şu kadar milyon insan Öcalan’ın arkasında… Böyle bir öndere neden eleştiri yapılıyor? vs.

    Salih Agiri Quseri’nin bazı soruları var. Bunları irdelemek gerekir. Diyaspora’daki Kürtler ne yapabilir? deniyor. Burada, diyaspora kavramının doğru kullanıldığı kanısında değilim. Diyasporadan söz edebilmek için, yurt dışındaki bütün Kürtleri kucaklayan bir örgütün varlığı gerekir. Kürtlerde böyle bir örgüt yok. Her örgüt kendi yandaşlarıyla ilgileniyor. Diyaspora, yurt dışındaki bütün örgütlerin dışında, bütün Kürtleri kucaklayan bir örgütün varlığın gerekli kılar.

    Yurt dışındaki Kürtler, bulundukları ülkelerde, basınla, üniversiteyle, sivil toplum kurumlarıyla, insan hakları kurumlarıyla iş çevreleriyle ilişkiler içinde olmak, bu ilişkileri güçlendirici bir süreç yaşamak durumundadır. Kürt sorununu bu çevrelere anlatabilmek, önemlidir. Kürt sorununu o ülkenin diliyle anlatmak tercih edilir. Tercüme söz konusuysa, Kürtçe’den o ülkenin diline tercüme yapılmalıdır. Bir Kürt’ün, Kürt sorununu yaşadığı ülkedeki herhangi bir yöneticiye veya herhangi bir kişiye, kurum yetkilisine Türk diliyle anlatması sağlıklı bir yol değildir. “Kendi ülkenizde baskı var diye konuşmuyorsunuz, konuşamıyorsunuz, burada da mı Türk polisi var?” şeklinde bir tepkiyle karşılaşabilirsiniz.

    Bu durumda sizi dinleseler bile ciddiye alınmazsınız kanısındayım.

    Bu konuyla ilgili bir olayı anlatmayı gerekli görüyorum. 1985-1988 yıllarına, Bulgaristan’da, devletin, orada yaşayan Türklerin isimlerini Bulgar isimleriyle değiştirmek gibi bir politikası vardı. Bulgar isimleri almayanlar baskıyla karşılaşırlardı. Belene Kampı’ndan söz ediliyordu. İsim değişikliğini kabul etmeyenler, Bulgar ismi almak istemeyenler, Belen Kampı’na gönderiliyorlarmış. Orada baskı, zulüm var, O yıllarda, Bulgar ismi almak istemeyenler çok büyük kitleler halinde Türkiye’ye göçüyorlardı. 500 binin üzerinde Türk insanı Türkiye’ye göçmen geldi. Gelenler, basına, Bulgar ismi almak istemeyenlere nasıl zulüm yapıldığını anlatıyorlardı. Bir akşam TV de, Bulgaristan’da gazetecilik yapan bir kişi Bulgar ismi almak istemeyenlerin nasıl zulüm gördüğünü anlatıyordu. İşkenceler, baskılar hakkında açıklamalar yapıyordu. Ama Bulgarca konuşuyordu. Koğuşta 30 kişi kadar vardık. TV’de haber izlerken böyle kalabalık oluyorduk. Her koğuşta TV yoktu. O zaman, Gaziantep Özel Tip Cezaevi’ndeydim. Arkadaşlar Bulgarca konuşan bu Türk’e ciddiye almadılar. Açıklamalarına da ilgi göstermediler. Ertesi akşam, aynı baskılardan dolayı Türkiye’ye gelen başka bir Türk’le röportaj yapılıyordu. Bu kişi Türkçe konuşuyordu, fakat, Türkçeyi çok zor konuşuyordu. Kırık-dökük bir Türkçe’si vardı. Ama ısrarla Türkçe konuşuyordu. Bu tutum arkadaşların çok hoşuna gitti. Arkadaşlar bu Bulgaristan göçmenini dikkatle dinlediler, söylediklerini de dikkate aldılar. Yurt dışındaki Kürtler, Diyarbakır’da veya İstanbul’da yaşıyormuş gibi, kendi arkadaşları, kendi gettoları içinde değil biraz da bulundukları ülkenin insanları içinde, o insanlarla sık sık görüşerek yaşamalıdır.

    “Yurt dışındaki Kürtler ne yapmalıdır?” sorusunun yanında, “DTP ne yapmalıdır?” şeklinde bir soru da var. Demokratik Toplum Partisi’nin iki milyona yakın, iki milyonun üzerinde oyu var. Bunu bir irade beyanı olarak değerlendirmek mümkündür. DTP bu iradeyi kendi temsil etmelidir. Bir siyasal partinin bu iradeyi, cezaevinde, devletin çok sıkı denetimi altında tutulan bir kişiye, PKK lideri Abdullah Öcalan’a teslim etmesi yanlış bir tutumdur.

    Sosyal sorun nedir? Sosyal yaşamda gelişmeler, doğallıktan saptığı zaman, olması gereken, olağan olan gerçekleşmediği zaman sosyal sorun ortaya çıkar. Kürt sorunu denildiği zaman ise, kanımca şu anlaşılır: Öbür halklar açısından, örneğin, Araplar, Farslar, Türkler, Ruslar, Almanlar, İngilizler, İspanyollar vs. doğal olan, olağan olan, olması gereken bir yaşam tarzına Kürtler sahip değildir. Bu haklar Kürtlere yasaklanmıştır. Kürtlerin bu doğal hakları gasp edilmiştir. Bu bir sorundur. Bu, sosyal ve siyasal, içerikleri olan bir sorundur. Sorunu inkar etmek, gizlemek için, devlet yalana dayalı çeşitli politikalar da üretmektedir. Bu politikalar, uygulamalar, yalanın başka bir yalanla gizlenmeye çalışılması, yalanın bir yönetme yöntemi olarak kullanılması, sorunu gittikçe ağırlaştırmıştır. Sosyal sorun budur. Sorun şüphesiz, Kürtlerin kendisi değildir. Devlet, Kürtlerdeki doğal gelişmenin, olağan gelişmenin, olması gerekenin önünü tıkadığı için, olağandan, doğal olandan bir sapma olduğu için, sorun ortaya çıkmaktadır. Rohat Miran’ı bu şekilde cevaplamak mümkündür.

    Ziya Gökalp Üzerine…

    Abdullah Öcalan’ın Ziya Gökalp ile ilgili düşüncelerine de değinmek gerekir. PKK lideri Öcalan, “Beşikçi Kürtlerin Ziya Gökalp’idir” diyor. Başlıca üç ana konu üzerinden bu karşılaştırmayı irdelemekte yarar vardır.

    1. Ziya Gökalp 1908’de, Jön Türk hareketinden hemen sonra, Diyarbakır’da, İttihat ve Terakki Fırkası’nın görüşlerini dile getiren yayın organları kurdu. Peyman bunlardan biridir ve Kürtçe-Türkçe yayımlanmaktadır. Ziya Gökalp 1910 yılında, İttihat ve Terakki’nin Selanik’de düzenlenen kongresine katıldı ve fırkanın merkez-i umumisine seçildi. 1910-1911 yıllarında Genç Kalemler Dergisi’nin yazarları arasında yer daldı. Ali Canip Yöntem ve Ömer Seyfettin’le birlikte, Türkçe’nin sadeleştirilmesi konusunda yazılar yazdı. Fuat Köprülü, Mehmet Emin Yurdakul, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Hamdullah Suphi Tanrıöver gibi yazarlarla birlikte, milli edebiyat akımının geliştirilmesinde rol aldı. Türkocağı tarafından yayımlanan Türk Yurdu dergisi’nde ve Sırat-ı Mustakim’de, Türkleşmek, İslamlaşmak ve Batılılaşmak yolundaki düşüncelerini açıkladı. “Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, Batı medeniyetindenim” diyordu.

    . Ziya Gökalp 1908’de, Jön Türk hareketinden hemen sonra, Diyarbakır’da, İttihat ve Terakki Fırkası’nın görüşlerini dile getiren yayın organları kurdu. Peyman bunlardan biridir ve Kürtçe-Türkçe yayımlanmaktadır. Ziya Gökalp 1910 yılında, İttihat ve Terakki’nin Selanik’de düzenlenen kongresine katıldı ve fırkanın merkez-i umumisine seçildi. 1910-1911 yıllarında Genç Kalemler Dergisi’nin yazarları arasında yer daldı. Ali Canip Yöntem ve Ömer Seyfettin’le birlikte, Türkçe’nin sadeleştirilmesi konusunda yazılar yazdı. Fuat Köprülü, Mehmet Emin Yurdakul, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Hamdullah Suphi Tanrıöver gibi yazarlarla birlikte, milli edebiyat akımının geliştirilmesinde rol aldı. Türkocağı tarafından yayımlanan Türk Yurdu dergisi’nde ve Sırat-ı Mustakim’de, Türkleşmek, İslamlaşmak ve Batılılaşmak yolundaki düşüncelerini açıkladı. “Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, Batı medeniyetindenim” diyordu.

    Ziya Gökalp, (1876-1924) İttihat ve Terakki Fırkası’nın çok önemli kişilerinden, elemanlarından biriydi. Dr. Nazım’la ve Dr. Bahattin Şakir’le birlikte, merkez-i umumi’nin önemli üyelerindendi. İttihat ve Terakki, gerek muhalefette olduğu yıllarda (1908-1913) gerek iktidar olduğu yıllarda (1913-1918) devletin kendisiydi. Ziya Gökalp sadece görünür devletin değil, görünmeyen devletin, illegal devletin de önemli bir elemanıydı. Teşkilat-ı Mahsusa’nın, kuruluşu, faaliyetleri Ziya Gökalp’in duygu ve düşünceleriyle yakından ilgiliydi.

    İttihat ve Terakki’nin, Osmanlı Devleti’nin Türk etnisine dayalı olarak yeniden organize edilmesi gibi bir düşüncesi vardı. Sermayeyi millileştirmek istiyordu. Bu, Ziya Gökalp’in temel düşüncelerinden biriydi. Rum-Pontus sürgünleri, Ermeni soykırımı, Asuri-Süryani soykırımı bu çerçevede benimsenen politikalar ve uygulamalar oldu. Birinci Dünya Savaşı başlar başlamaz, yüzbinlerce Rumun, Pontusun Ege adalarına, Yunanistan’a sürgün edildiği biliniyor. 1915 de Ermeni soykırımı gerçekleşti. Mübadele ise 1922 sonlarında itibaren gelişen bir süreçtir. Kürtlerin Türklüğe asimilasyonu, Kızılbaşların Müslümanlığa asimilasyonu yine bu çerçevede gündeme geldi. İttihat ve Terakki döneminde, Alevi-Bektaşiler konusunda incelemeler yapan Baha Sait’in, Ziya Gökalp tarafından görevlendirilen bir kişi olduğu bilinmektedir. Baha Sait Dağıstanlı bir ordu mensubudur. Ordudan ayrılıp İttihat ve Terakki’nin görüşleri doğrultusunda araştırmalar yapmış, Alevilik konusunda çalışmış bir kişidir.

    Ziya Gökalp sadece İttihat ve Terakki döneminde değil, Cumhuriyet döneminde de iktidara çok yakın olmuştur. Ziya Gökalp ölünceye kadar, Mustafa Kemal’e çok yakın bir kişi olmuştur.

    Ziya Gökalp 1908’den önce, Halil Xayali ile birlikte, Kürt dili için alfabe çalışması da yapmıştır. Nihat Sami Banarlı, (1907-1974) Resimli Türk Edebiyatı Tarihi (Cilt II s. 1111, Milli Eğitim Bakanlığı Yay. 1987) bu durumdan esefle söz eder. Türk Edebiyatı uzmanı Nihat Sami, Ziya Gökalp’in bu tutumunu ruhsal bir dengesizlikle açıklıyor: “Bir şifahi rivayet de Gökalp’in, dört-beş ceddi bilinen, eski bir Türk aileye mensup olmasına rağmen, bir aralık, Kürt dili için alfabe hazırlayacak kadar yanlış bir hareket yapmasının ondaki bu ruh buhranını körüklediğini söylüyordu”

    Ziya Gökalp İttihat ve Terakki’ye katıldıktan sonra Kürtlerle, Kürt diliyle ilgili incelemeleri durdurmuştur. Hatta, Halil Xayali, müştereken yaptıkları Kürt alfabesinin bir örneğini istediğinde, “kayboldu” diyerek kendisin vermemiştir.

    Bu koşullar altında, yani, iktidara çok yakın olan bir kişiyle, Beşikçi arasında benzerlik kurulması ne kadar anlamlıdır? Düşünelim ki, 1960’ların başında, yani Beşikçi bu konulara ilgi duymaya başladığı yıllarda, Kürtlerin varlığı yokluğu tartışılıyordu. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan herkesin Türk olduğu, Kürtçe diye bir dil olmadığı temel bir devlet görüşüydü. Kürtlerden, Kürtçeden söz edenler çok ağır idari ve cezai yaptırımlarla karşılaşırdı.

    2. Ziya Gökalp’in, kendi Kürt kimliğiyle ilgili bazı sorunları var. Ziya Gökalp, Kürt diye bir halk yoktur, herkes Türk’tür, Kürtçe diye bir dil yoktur vs. demiyor ama Kürtlerin Türkleşmesine arzu ediyor. Türkleşmelerinin Kürtlerin hayrına olacağını söylüyor.

    . Ziya Gökalp’in, kendi Kürt kimliğiyle ilgili bazı sorunları var. Ziya Gökalp, Kürt diye bir halk yoktur, herkes Türk’tür, Kürtçe diye bir dil yoktur vs. demiyor ama Kürtlerin Türkleşmesine arzu ediyor. Türkleşmelerinin Kürtlerin hayrına olacağını söylüyor.

    Ziya Gökalp’in, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik tetkikler isimli bir çalışması var. Bu çalışma kendisine ısmarlanan bir çalışmadır. Bu ısmarlamayı Dr. Rıza Nur yapıyor. Dr. Rıza Nur o zaman Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekilidir. (Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı) 21 Aralık 1921 de bakanlığı atanan Dr. Rıza Nur, Ziya Gökalp’den Kürtler hakkında bir araştırma yapmasını istiyor. Dr. Rıza Nur araştırma isteğinin gerekçesini şöyle anlatıyor:

    “Sıhhiye vekili iken, iskanın da o vakit bu vekaletle ait olmasından istifade ederek Ziya Gökalp’e, Kürtler’i tetkik ettirdim. Maksadım bu gibi malumatı toplayıp vaziyeti ilmi, iktisadi bir surette öğrendikten sonra, Kürtlere Türk olduklarını anlatmak için teşkilat yapıp faaliyete geçecektim. Bugün Kürt denilen bu adamların çoğunun Türk olduğunu çoktan bilirim. Yalnız onlara bunu bildirmek, öğretmek lazımdı. Türk zavallıdır. Hadi Mısır’da, Cezayir’de, yüzbinlerce Türk’ü kaybetmişiz, Araplaşmışlar. Fakat Kürdistan henüz elimizden de çıkmamıştır ve anayurttu Türkleri Kürtleşmeye bırakmışız.” (Doğu Mecmuası, Sayı 12, Ekim 1943, s. 14-15)

    Dr. Rıza Nur, konuyla ilgili olarak, Hayat ve Hatıratım kitabında da şunları söylüyor:

    “Kürtler meselesi beni üzüyor. Bir şey yok ama bir gün milli davaya kalkacaklar, Bunları temsil etmek (asimile etmek) lazım. Tetkikata başladım. Diyarbekir’de olan Ziya Gökalp’e de para yollayıp Kürtlerin coğrafi, lisani, kavmi, içtimai ahvalini tetkik ettirdim. Bir rapor gönderdi. Maksadım oranın, bir Makedonya olmadan, kökünden meselenin halli idi.” ( Hayat ve Hatıratım, Cilt 3, Altındağ Yayınevi, İstanbul 1968, s.906)

    Görüldüğü gibi, ısmarlama çalışmanın esas amacı, Kürtlerin asimilasyonu için sağlam bir zemin oluşturmaktır. Ziya Gökalp’in hazırladığı bu rapor dört nüsha çoğaltılmıştır. Bir nüsha Cumhuriyet Halk Fırkası Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e verilmiştir. İkinci nüsha Dr. Rıza Nur’da kalmıştır. Üçüncü nüsha Alevi-Bektaşi incelemeleri yapan Baha Sait’e verilmiştir. Dördüncü nüsha ise Ziya Gökalp’de kalmıştır.

    Ziya Gökalp’in Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler kitabı ilk olarak 1975 yılında Komal yayınevi tarafından basılmıştır. Bu kitap 1992 yılında, Sosyal Yayınlar tarafından yeniden basılmıştır. Kitabı Sosyal Yayınlar için yayına hazırlayan Şevket Beysanoğlu, “Eser hakkında Birkaç Söz” başlıklı giriş yazısında, (s.5-8) Komal Yayınevi tarafından basılan kitabın raporun tamamı olmadığını, Sosyal Yayınlar’ın raporun tamamın yayımlamaya çalıştığını vurgulamaktadır.

    Bu raporun 1922 yazında ve sonbaharında hazırlanmış olması muhtemeldir. 1922 sonbaharında, Ziya Gökalp Diyarbakır’da, çarşı-pazar dolaşarak, kahvehanelere girerek Kürtlere Türklüğü telkin ediyor. Şerafettin Güneli, (Şerafettin Menda)’nin, Dr.Cemşid Bender’e gönderdiği mektuplarda, Ziya Gökalp’in bu çabaları açık bir şekilde dile getiriliyor. 1928 doğumlu Şerafettin Menda bu konularla ilgili olarak, ailesinden duyduklarını, anılarını anlatmaya çalışıyor. Şerafettin Menda, Kasım 1992 başlarında ve 6 Aralık 1992 tarihinde, Dr. Cemşid Bender’e iki mektup göndermiştir. Cemşid Hoca bu mektupların birer kopyasını bana da verdi. Bu mektuplarda, Ziya Gökalp, Kürtlere Türklüğü telkin ediyor.

    Örneğin, Karakeçili Aşireti mensuplarıyla Ziya Gökalp’in tartışmaları dikkate değer tartışmalardır. Ziya Gökalp Karakeçililer için, “Siz Türksünüz, Kürtleştiniz” diyor. Onlar da “anamız, babamız, atalarımız tek kelime Türkçe bilmezler, biz Kürdüz” diyorlar. Ziya Gökalp onlara ısrarla Türklüğü anlatıyor.

    Görüldüğü gibi Ziya Gökalp’in kendi kimliğiyle sorunları var. Beşikçi’nin kendi kimliğiyle bir sorunu yok ki…Türk egemenlik sistemi, Türk olmayan halkları asimile edebilmek için yoğun bir çaba içindedir. Devletin “ötekiler”e, öteki kimliklere uyguladığı baskı politikaları, elbette, Türk kimliğiyle ilgili bazı sorunlar ortaya çıkarmaktadır. Bunlar devlet politikasından, uygulamalardan kaynaklanan sorunlardır.

    3. Ziya Gökalp’in damadı, Ali Nüzhet Göksel, Ziya Gökalp’le ilgili bir yazısında şunları yazıyor:

    Ziya Gökalp’in damadı, Ali Nüzhet Göksel, Ziya Gökalp’le ilgili bir yazısında şunları yazıyor:

    “Şark vilayetlerindeki aşiretlerin iskanı meselesini, Rıza Nur benimsedi. Ve ilmi bir şekilde resmen işe başlamak üzere Ziya Gökalp’den bir tetkik eseri istedi. Gökalp de Diyarbakır ve havalisinden başlayarak, aşiretler arasında bulunan ve Türklüklerini muhafaza edenlerle, iktisadi sebepler yüzünden Kürtleşen Türklerin dillerini, tarihlerini, ırk ve adetlerini göz önüne alarak bunları Türkleştirmek hususunda bazı etnografik tetkiklerle işe başlaması metotlarını yüz sayfalık bir deftere yazıp Rıza Nur’a gönderdi.

    Bu tetkik Vekiller Heyeti’nce çok beğenildi. Atatürk takdir etti. Gökalp’e 300 (üç yüz) lira gönderdiler ve ayrıca bütün vilayetlerden bir tetkik seyahatına çıkması için arzularını sordular. Gökalp o zaman hastaydı. Elinde çalışacak seçkin gençler yoktu. Bu seyahatı sulh zamanına bıraktılar. Gökalp öldü.” (Doğu Dergisi, Sayı 12, Ekim 1943, s. 14, sözeden Şevket Beysanoğlu, y.a.g.e. s.8)

    1922 sonları. Ortalama bir memurun maaşı herhalde, üç-dört liradır.

    Öcalan, Eleştirileri Hazmetmek Durumundadır

    Öcalan çok konuşan bir liderdir. Kanımca bu kadar çok konuşması gerekli değildir. Bunu, “Öcalan susturulsun” şeklinde yorumlamak yanlıştır. PKK lideri bunu kendiliğinden idrak etmelidir. Çünkü Abdullah Öcalan, herhangi bir cezaevindeki 300 kişiden biri değildir. Veya herhangi bir koğuştaki 30 kişiden, 40 kişiden biri değildir. Tek başına bir cezaevinde tutulmaktadır ve devletin çok yoğun, çok sıkı denetimi altındadır. Böylesine ağır bir denetim altında ne konuşabilirsiniz? Ancak devletin istediği gibi, devletin istediği şekilde konuşabilirsiniz. Başka bir olasılık var mı?

    Öte yandan Öcalan, kendi tutumuna ve düşüncesine yapılan eleştirileri hazmetmek durumundadır. Örneğin, Öcalan şunu söyleyebilmelidir: Beşikçi’nin düşüncelerine katılmıyorum. Ama Beşikçi özgürce konuşabilmelidir, yazabilmelidir…Bu kadarı elbette yeterli değildir. Böyle dedikten sonra, karşı olduğunu söylediği düşünceleri, o düşüncelerden, yazılardan alıntılar yaparak eleştirebilmelidir. Eleştiriler üzerine sadece tepki göstermek anlamlı, doğru bir tutum değildir

    Öcalan, konuşmalarında, demokrasi kavramını çok kullanmaktadır. Özgür eleştiri kurumlaşmadan demokrasi kurulamaz. Öcalan, PKK’lilerin kendisini eleştirememesinden de kuşku duymalıdır. PKK’liler, Öcalan’ı eleştiremiyor ama, şu veya bu şekilde PKK’den ayrılan bazı kişiler, çok sert kavramlarla Öcalan’ı eleştirmeye, suçlamaya başlıyorlar. Bu da sağlıklı bir tutum değildir. O halde, PKK içinde eleştiri kurumunu yaşama geçirmek kaçınılmaz olmalıdır.

    Öcalan’ın, “bana hücre cezası verdiler”, “bana yine hücre cezası verdiler” şeklindeki açıklamalarının bende yarattığı bir izlenim var. Buna da değinmek gereğini duyuyorum. Benim bildiğim, yaşadığım hücre cezalarının çok yoğun yasaklarla geldiğidir. Ziyaretçi yasağı, avukat görüş yasağı, mektup yasağı, havalandırma yasağı, günlük gazete yasağı…

    Bir dolu yasak. Hücre cezası aldığınız, hücreye konulduğunuz zaman bu yasaklarla birlikte yaşardınız. 1982-1984 yıllarında Çanakkale E Tipi Cezaevi’ndeydim. Bir ara D-9 koğuşunda kaldım. Kalabalık bir koğuştu. Havalandırma duvarları 8-9 metre yüksekti Sadece gökyüzü görülüyordu, bir de havalandırma üzerinden geçen martılar…Ağaç vs. görünmüyordu. Ağaçların üç dalları bile görünmüyordu. Kanımca cezaevi köylük bir alana yakındı. Zaman zaman eşek anırmaları, inek böğürmeleri sesleri duyardık. Bu sesler, içerdekileri dışarıyla ilişkilendiriyordu.

    Tek tip elbiseden dolayı direniş başlayacaktı. O günlerde bir gün, savcı bizleri havalandırmada toplayarak, cezaevinde nasıl yaşamamız gerektiğine dair emirler, direktifler verdi. Bu direktiflere, emirlere göre yaşamadığımız zaman karşılaşacağımız yasakları saydı. Konuşmasını şöyle bitirmişti. “…Eğer bu direktiflere uymazsanız, sizi, inek böğürmelerine, eşek anırmalarına hasret bırakırım.” Hücre hapsiyle tehdit ediyordu. Hücreye konulduğunuz zaman her yerle irtibatınız kesiliyordu. Cezaevi yönetiminin rahatsız olalım diye çıkardığı metelik gürültülerden başka ses de duyamıyordunuz. Gökyüzü de görünmüyordu, çünkü havalandırmanın üzeri kapalıydı.

    Öcalan, hücre cezası verildiğinden şikayet ediyor ama, avukatlarıyla da görüşebiliyor. Bu, cezaevlerinde infaz ilişkilerinde epeyce “demokratikleşme” yaşandığını göstermektedir. Bu da iyiye doğru bir gelişme…

    29 Kasım 2008

    Kaynak: Kurdistan-Post

    RO/SW
    http://www.rizgari.com/modules.php?name=News&file=article&sid=16438

  6. : رۆژپڕێس | Rojpress
    6 كانونی دووه‌م 2014 له‌ 03:24

    İsmail Beşikçi’den Öcalan’a sert eleştiri…
    30 Mart 2013
    Kürlerle ilgili yaptığı araştırmalar ve yazdığı kitaplar dolayısıyla yıllarca hapis yatan İsmail Beşikçi: “Öcalan’ın söylemi iktidarla örtüşüyor. Öcalan’ın inkârcı, asimilasyoncu, ırkçı, sömürgeci, Türk-İslam sentezi anlayışı sloganlarına sarılması devleti rahatlatabilir ama Kürtlere bir hak, özgürlük getirmez. İslam kardeşliği Kürtleri oyalama, kandırma sloganıdır”

    indir (1)Sosyolog İsmail Beşikçi Cumhuriyet gazetesinden Türey Köse’ye konuştu.

    Abdullah Öcalan’ın “akil insanlar” komisyonunda yer almasını önerdiği sosyolog İsmail Beşikçi, “görüşmeleri Öcalan’ın yapmasının yanlış olduğunu, BDP’nin sürecin aktörü olması, mektup getirip götürmekle yetinmemesi gerektiğini” söyledi. Öcalan’ın söyleminin iktidarla örtüştüğünü vurgulayan Beşikçi, “Öcalan’ın inkârcı, asimilasyoncu, ırkçı, sömürgeci, Türk-İslam sentezi anlayışı sloganlarına sarılması devleti rahatlatabilir ama Kürtlere bir hak, özgürlük getirmez. İslam kardeşliği Kürtleri oyalama, kandırma sloganıdır” eleştirilerini dile getirdi. Beşikçi, Öcalan’ın “Mandelalaştığı” saptamalarına da karşı çıkarken “Mandela cezaevindeyken, Afrika Ulusal Konseyi ile görüşün, dedi. Öcalan da BDP’yi göstermeli” dedi.
    “Sarı Hoca” olarak anılan İsmail Beşikçi, yaşamını Kürtlerin varlığını kanıtlamak için mücadeleye adamış. Üstelik kendisi Kürt de değil. İsmail Beşikçi Vakfı internet sitesinde “Türk ve Hanefi bir ailenin çocuğu” olduğunun altı çiziliyor. 1962 yılında Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi İdari Bölümü’nden mezun olmuş. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Kürsüsü’nde çalışmaya başlamış. Ancak ihbarlar üzerine soruşturma açılmış ve üniversitedeki görevine son verilmiş. Daha sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde göreve başlamış. Sonrasında, hayatının 17 yılından fazla süresini hapishanelerde geçirmiş. Öcalan’ın “akil insanlar” arasında yer almasını istediği Beşikçi, “Yazılı basında birkaç yerde adımı gördüm” diyor, ancak henüz iktidar tarafından arayan olmamış. Kürt sözcüğünü Kürd olarak kullanan ve doğru söyleyişin bu olduğunu ifade eden Beşikçi, Cumhuriyet gazetesinin sorularına şu yanıtları verdi:
    – Akil İnsanlar Komisyonu’nun işlevi ne olur, Başbakan’ın seçmesi doğru mu?
    – Bu komisyonun işlevi, tarafların buna verdikleri anlama göre değişir. Kürd sorununda çözüm elbette önemlidir. Bunu temel bazı ilkeleri vardır. Kürdlerin kendi kendilerini yönetmesi, kendi geleceklerini belirleme hakkı, anadilinde yani Kürd dilinde mecburi eğitim temel ilkelerdir. Başbakan’ın düşündüğü, bu gelişmeleri sağlayacak ortamın oluşmasına tıkaç olacak bir komisyondur. Bunun için üyelerini bile kendisi seçmek istemektedir. Barış için, Akil Adamlar Komisyonu’ndan önce, Türkiye’de, barışın oluşmasını sağlayacak bir ortama gerek vardır. Başbakan, Filistinliler konusunda ne gibi haklar ve özgürlükler düşünüyorsa, Kürdler için de bunları düşünebilmelidir. Eğer düşünmüyorsa, bunun neden böyle olduğu sorgulanmalıdır.
    – İktidar çekilme sürecinde Meclis’in devreye girmesini istemiyor. Meclis’i devreye sokmadan, “akil insanlar” vs. sonuç almak mümkün mü?
    – İktidar için önemli olan gerillaların geri çekilmesidir. Kürdler için önemli olan ise Kürdlerin, Kürd toplumu olmaktan, Kürd milleti olmaktan doğan haklarıdır. Öcalan’ın bunları dile getirmemesi yanlıştır. Bazı kazanımlar olması gerekir. O kazanımlara göre süreç gelişir. Meclis’te konuşulabilir, tartışılır.
    – Bu süreçte kan duracak mı? Ayrıca, siz öteden beri federasyonu savunuyorsunuz. Bu konuda bir öngörünüz var mı?
    Neden kan akıyor? Bunun temel nedeni, Kürdlerin Kürd toplumu olmaktan doğan haklarının gasp edilmesidir. Bu hakların kazanılması da önemlidir. Kürdler en azından federasyonu savunmalıdır. BDP’nin, Avrupa’daki Kürd siyasetçilerin, KCK yöneticilerinin, Kandil’deki PKK komutanlarının, Abdullah Öcalan’ın bizzat kendisinin, neden bunları savunmadıkları dikkate değer bir konudur. Ortadoğu’da Kürdler çok büyük bir nüfusa sahip, en az 40 milyon. Ayrı bir devlet gündemdedir.

  1. No trackbacks yet.

وەڵامێک بنووسە

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / گۆڕین )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / گۆڕین )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / گۆڕین )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / گۆڕین )

Connecting to %s

%d هاوشێوەی ئەم بلۆگەرانە: